sokak edebiyatı

altkültürel sanat kolektifi

do it yourself | stay underground

son havadisler

sokak edebiyatı #11, psycho race #8 ve ?! #5 yakın bir zamanda çıkacaktır. mart nisan gibi yaparız konçertoyu.. içeriklerinizi e-posta adresimize gönderebilirsiniz..postanız ulaşınca ulaştığına dair geri döneriz, yok dönülmedi ise, ulaşmamıştır, bişi olmuştur, falan filan..

 

sokak edebiyatı, öykü şiir filan, ve resim çizim fotoğraf kolaj türevi materyallerden oluşan bir fanzin..

 

psycho race, ağırlıklı olarak müzik, az biraz sinema, altkültürler ve graffiti ve bi kaç bu tür şeyler üzerine, inceleme, makale, röportaj, ve kpss sınav soruları hediyeli bi fanzindir

 

diğer adı geçen işe yaramaz velet ise, girdo’nun kişisel maruzatlarından oluşur..

 

sokak edebiyatı’nın 10. sayısının, şehir dışı dağıtımı, ay sonu olacaktır.. izmir içi nerden bulunacağı yazıor sitenin haberler kısmında..

 

ha bi de, pdf’den fanzin olmaz, dellendirmeyin adamı, yapmıyoruz pdf.. kyk yapıyoruz.. dağıtılan yerlere uzaksanız, e-posta atın, geç de olsa ulaştırırız bi şekil..

hade eyvalle..

girdo

bunalımlar

Onlarla hangi müthiş günde tanışmıştım? Bilemiyorum. Hafızam berbattır zaten. Ben bir balığım. Onları tanımak ilginç. Onların arasında bulunmak güzel. Hepsini özledim ve günün birinde tekrar bir arada bulunmamızı ümit ediyorum.

Aslında şu an kapatıldığım akıl hastanesinin doktorunu bir ikna edebilsem iyi olduğuma hemen çıkabilirim buradan ama adamın kandırılması çok zor. Adam çok garip, yalanın kokusunu uzaydan bile alabiliyor. Bir yandan da benim taklit yeteneğim sınanmış oluyor tabi, normal taklidi yapıyorum. Ben çok güzel normal taklidi yaparım. Eskiden insanları inandırırdım onlar gibi olduğuma ama sonra bir gün işler değişti ve ben buraya düştüm. Arada sırada görüntüler gelir o geceye dair; tam olarak sıraya koyamadığım parçalar, kesitler görürüm. Neden böyle oldu diye sorarım kendime. Rüyalarımda sıklıkla yeniden yaşarım o geceyi. Çığlıklar atarak ve ağlayarak uyanırım.

Ben bir denizanasıyım. Altımda onlarca ayak var.

*

N, orta boylu kıvırcık saçlı sevimli bir çocuktu. Ona aşıktım. O gece garip şeyler oldu ve o ortadan kayboldu. Nerede olduğunu bilmiyorum, keşke onu görebilsem. Ona hala aşığım. Bekliyorum onu. Her gece gökyüzüne bakan odamın penceresindeyim. Geceyle bir oluyorum. Onunla bir oluyorum. N’nin hafif tombul göbeğine yatıp içinden gelen sesleri dinleyerek uyuya kalıyorum. Onu çok özlüyorum.

O bir martı yavrusu. Uçmayı daha öğrenmeden bir apartman çatısından düştü ve öldü. Böyle söylüyor doktor bazen. İşte normal olduğuma inandırma çabalarım tam da burada uçup gidiyor, çıldırıyorum. Hayır o ölemez! Ben ölemem..

Gençlik bir dağın tepesinden kendini bırakmak. Gökyüzüyle sevişmek. Evren doğurmak..

Babaannem hep altına yapardı. Onu temizleme görevi evin en küçüğü olarak bana aitti. Bizim evde herşeyi küçükler yapardı. Büyükler sevişmek ve balkona oturup kitap okumak dışında hiçbirşey yapmazdı. Okudukları kitaplar, doğuracakları çocuğun kişisel gelişimine yardımcı olurdu.

Babam eskiden kadınmış. Erkek olmak için ameliyat olmuş. Ama rahmini aldırmamış. Annem biraz rahatsız; otuz yedinci çocuğunu doğurduktan sonra hastalandı, bir daha da iyileşmedi. Bu yüzden evin kalan çocuklarını babam doğuruyor. Başta kabullenmek istememiştim beni babamın doğurduğuna ama sonra alıştım. Tek handikapı süt verememesi. Erkek yanı süt vermesini engelliyormuş diye duymuştum. Doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Sormak da istemiyorum açıkçası, kızmasından çekiniyorum. Kızdığında değişiyor çünkü, garip biri oluyor. Kızdığında artık babam olmuyor, onu tanımıyorum. Bir yabancıya dönüşüyor. Yabancı olduğu için evden kovuyoruz. Bu sefer daha çok kızıyor, bizi dövmeye başlıyor. Parmak uçlarımızda sigara söndürüyor. Ağlıyoruz hep beraber. Çok ağlıyoruz. Biz ağladıkça otuz ikinci dişlerimize uçan tekmeler atıyor. Çok acı çekiyoruz. Bizi bağışlasın diye diz çöküyoruz önünde.

Tanrı bizi kutsasın, amen.

*

*

Burnumu evin penceresinden bile çıkaramıyorum. O kadar korkuya yüreğim dayanmaz. Babamdan korkuyorum. Rüyamda N ile ormanda içiyorduk. Üzerimize yıldırım düştü ve bacağım koptu. N hala yerde yatıyorken ben kalkıp kaçmaya başladım. Korkudan kalbim saç diplerimde atıyordu. Kaçarken babam birden karşıma ışınlandı ve beni dövmeye başladı.

Aylar boyunca odamdan hatta yatağımdan çıkmak istemiyorum. Başıma kesin birşeyler gelecek. Sakat kalma durumum nedir bilemiyorum ama beynim patlamak üzere.

Geçen gün tecavüz ettiğim kardeşimin karısı intihar edeceğini söyleyerek korkularımın dibine vurdurdu. Korkudan gözlerim kör oldu, kulaklarım sağır oldu. Hıçkırarak ağlayamıyorum, sadece gözlerim doluyor. Ona tecavüz etmek güzeldi. Sarhoştum. O ölmüştü. Morarmış ve soluksuz haliyle müthişti. Çıldırdım ve saldırdım. Hiçbirşey yapamadan, tepki veremeden yattı. Sonradan konuştuğumuzda ağlayarak ölü bir kıza tecavüz edecek kadar alçak olduğumu söyledi. Kardeşime aşıktı. Ben de kardeşime aşıktım. Ama o benden daha çok aşıktı. Onu kirletmiştim. Her yanı çamura bulanmıştı. Bu kirliliğe dayanamadı ve banyo yapmakla tehdit etti. Çok uğraştım onu durdurmak için ama başarılı olamadım. Ne kadar ovalansa da çıkaramamıştı üzerindeki kirlerimi. Bunu duymak hoşuma gitti. 

Kirlenmek güzeldir.

13

Düzgün nefes alamadığını uzun zamandır biliyorum.
İlerleyen saniyelerle kavgalarını kaç kişi görüyor bilmeden izliyorum.

Birileri ayaklarımın altındaki taşları sallıyor.

Bir taşı çekseler, ölmem ama yaşamam da biliyorum.
Annen öldü diye herkes yok olmamalı,
şimdi gitmeden sabit kalmalısın…
2 seneye bir çay ise hayat,
ne kadar uzun süre yok olursun kimse bilmez. bilmem ben birşey..

Ölenlerle, kalanları kıyaslamadan gülüyorum.
Her defasında biraz daha yırtılıyor tenim, parça parça dağılıyorum,
anlatmıyorum – dinlemiyorum.

Kollarıma birşeyler bağlansa,
yine bileklerim parçalansa,
dizlerim çürük,
bacaklarım yanıklarla kaplansa,
parmak uçlarım hissetmez olsa,
bu defa üzülmem, senin damarların görünür hale gelmez ve,
gülmeden geçeriz bu defa.

Tenim iyileşir, ruhumdaki yanıklar kalır…
Gitme bir yere,

gitme işte.

14

Ne gülen ne ağlayan suretlerle kalırlar bazen.
Ne acı,
ne tatlı.

Hiçliğin bile olmadığı anlarda, elleri kağıt kesikleriyle dolu insanların acılarını hissedersin…
Tarih ilerlemez,
saatlerin yelkovanı yoktur, akrep ise kayıp..

İç çekişlerle saklanır herşey,
konuşulur,
gülünür ve
ağlanır…

İnsan en çok o anlarda ölür.

Ve her zaman kötünün daha kötüsü vardır.
daha,
daha,
daha,

terk edilemeyen her yer yüzünde yaralar açar,
herkes dokunur,
kimse görmez.

08

Ay yalnızca kendi etrafında ki bir kaç bulutu aydınlatır…
Sen aşık olursun,
ben sigaramın dumanıyla isimler yazarım gökyüzüne.

Hayatının aşkını bir kaç mumun alevinde arayan kadının hüznü kaplar içimizi.
Kimdi gelip gidenler, kimdi onlar diye düşünürken, kendi karanlığımızla nikahlı kalacağız ki,
bunun zaten bir önemi olmayacak.

cennetten tekmelenen

kederin tonlarına denk

boğucu mat bir renk

bir gün bir kavak ağacının dibinden

defin edileceğini bilirken

sahte hüzünlerden

geçici bir seramoni

yas tutulan bir tören,

yankılanıyor sesler

yer küreden göçerken

parlıyor renkler

ruhun ayrılırken

hapsedildiği gövdenden,

yitirdiğin hücreler

ödemen gereken bir bedel

tüm bu hissiz düşüşler

bulutların üzerindeki ülkeden

her atlayış denemen

intihara eş değer,

algıların çözülürken

duyularını körleştiren

kalbindeki bozuk siren

gürültü katlanıyor

direncin dağılırken

için, içinde bir yerleri kemiren

berbat bir badtripten

kurtulma çabasında, deniyor,

ve tereddüt dahi etmeden

şer dolu tehlikelerden

uçurum kenarından

aşağıyı seyrediyor.

 

 

cennetten tekmelenen,

dipsiz gökten yere düşen

kanadı kırık bir anka kuşusun sen,

düştüğünde ölüyorsun

küllerinden doğuyorsun

bir daha, yeniden

sanki daha önce hiç

ölmemiş gibi

önceden.

 

 

 

bu düşüş hiç acıtmadı

pişman da olmadım

beni denize dökerken

üşümedi ayakların,

bu yara hiç kanamadı

iltihap da bağlamadın

kesiklerini kurcalarken

titremedi parmaklarım,

özür dilerim, susamadım

ardından da bakamadım

tükürdüklerini yalarken

tiksinmedi dudakların,

bitikti ruhlarımız

sikikti umutlarımız

usul usul parçalandık

kırıklarımızı toplamadık.

 

cennetten tekmelenen,

dipsiz gökten yere düşen

kanadı kırık bir anka kuşusun sen,

düştüğünde ölüyorsun

küllerinden doğuyorsun

bir daha, yeniden

sanki daha önce hiç

ölmemiş gibi

eskiden.

 

zombi sevgilim

Ben de herkes gibi tam olarak neler olduğunu tam bilemiyorum, sadece tahmin edip gördüğüm parçaları birleştirmeyi denerken hayatta kalmak için yaşamaya devam ediyorum. Tarihin başlangıcından beri insanlara toplu kıyımlar yaşamaları için ev sahipliği yapan dünyanın dengesini, onun üzerinde geliştikten sonra nükleer silah üretmeyi bile öğrenen insanların da bozmayı başardığı dönemler oldu. Bana kalırsa bu da, o garip zamanlardan birisi. Her şey herhangi bir dünya savaşı ya da bir devrim ya da bir ihtilal ya da toplu bir katliam gibi bir anda başladı, yaşandı ve bitti. İnsanlığın verdiği kayıpların boyutunu göz önüne getirince bu olay yeni bir çağın başlangıcıydı çünkü ölüler sokaklarda yürümeye başladıktan sonra hayatta kalan insanlar olarak hepimiz kısa bir sürede modern hayata veda ederek sıfır yılına geri dönmüştük. Uzayda bilinmeyen bir gezegenin bizi ziyaret etmesine ya da üçüncü dünya savaşının çıkmasına hiç gerek kalmamıştı, kısa sürede yayılan salgında virüs programlandığı görevini başarıyla yerine getirmişti.

 

Her şey iki hafta önce başladı, on dört gün önce dünyada normal bir yaşam vardı. Şimdi ise üzerinde zombilerin istila ettiği bir şehirde görülebilecek yok oluşa dair irili ufaklı on binlerce detay dışında fazla şey kalmadı. Artık insan ve hayvan leşleri dışında kimseciklerin olmadığı boş caddeler ve tehlikeli sokaklar canlı bir av bulup beslenerek karınlarını doyurmak için etrafta bilinçsizce gezinen yürüyen ölülerle dolu. Onlar her yerdeler, her geçen dakikada insan nüfusunun soyunu kuruturcasına bizi öldürürlerken kendi sayılarını misline katlıyorlar. Terk edilmiş evlerde, apartmanlarda, sitelerde, alışveriş merkezlerinde, iş yerlerinde, çalışmayan makinelerin başında, araba hurdalarının etrafında, cam kırıklarının üzerinde, ateş kümelerinin etrafındalar. Onlar şehrin bütün duvarlarındaki mermi deliklerinin nedeni ve kırımızı kaldırımlardaki kan izlerinin sebebiler.

 

On dört gün kadar önce bir Salı sabahı, insanlar uykularından kalktıklarında yolunda gitmeyen bir şeylerin olacağından habersiz hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeye koyulmuşlardı. Vakit akşamüzerine doğru yaklaşırken, televizyonlarda şehrin dışındaki bir santralde talihsiz bir kaza meydana geldiği haberi dönmeye başladı, spikerler endişeliydi. Olayın gelişme biçimi hemen hemen şu bütün zombi filmlerindeki rutin kaos zinciri gibiydi; sanki kötü bir şaka gibi bir santralde yapılmaması gereken gizli bir deney yapılmış ve deneyde yapılan bir hata sonrasında insanları zombilere çeviren virüs havaya karışarak virüsü alanı zombiye çevirmiş, bu zombi de ilk gördüğü insanı ısırarak onu da zombi yapmıştı. Yaşayan ölüler insanları ısırıp yiyerek kısa sürede sayılarını arttırmayı başararak santralden dışarı çıkmış ve kısa süre içinde de yaşanan panikle birlikte şehre yayılmışlardı. Şeytanın cehennemden geri döndürdüğü ölüler ordusunun Tanrı’nın aciz ve ölümlü insanlarını şehri tahliye etme kararı verdirecek kadar dize getirmesi iki hafta kadar sürdü. Envai çeşit devletlerin yüzyıllardan beri gözlerini üzerine diktikleri İstanbul’u Türklerden almayı, Başbakan’ın da olaylar sonrasında yaptığı açıklamada üzerine basarak belirttiği gibi ‘geçici bir süreliğine’ de olsa sadece yürüyen ölüler başarabilmişti.

 

Benim bu satırları yazdığım sırada şehirde hayatta kalmayı başaran diğer insanların da bu zombi meselesiyle ilgili anlatacakları yüzlerce belki binlerce hikayelerinin olduğunun farkındayım. Ölü insanların ayağa kalkıp yaşayanlara saldırarak onları yemesi, eğer kurbanının vücudunu paramparça etmediyse, ölünün bir süre sonra ayaklanarak tıpkı kendisini yiyen gibi canlı et peşine düşmesi ve bütün bu ayaklanan ölülerin yayılarak İstanbul’u işgal etmeleri olayında benim başımdan geçenlerden çok daha fazlasını yaşayanlar olduğundan da eminim. Yine de bu garip olay patlak verdiğinden beri görüp geçirdiklerimi düşündüğümde, hayatın insanlara her türlü tuhaf ve sıra dışı olayı yaşatabileceğine tüm kalbimle inandım. Fakat mesele şu ki, benim anlatacaklarım bu şehirdeki zombilerle değil, Bela Dona ile ilgili.

 

Şu anda dairemin çelik kapısının kilitleri kilitli ve bütün pencerelerime tahtalar çakılı. En doğal insani güdümle davranıyorum, hayatta kalmaya çalışıyorum, hala bunu başarıyorum, ölmek ya da öldükten sonra yeniden dirilmek fikrine de bir türlü alışamıyorum. Güvenlik altına aldığım apartmandaki dairemin içinde verdiğim sağ kalma mücadeleme devam ederken yürüyen bir ölüye dönüşmeyi istemesem de artık çok geç, çünkü başımı geri dönüşü olmayan bir belaya soktum. Kendimi oldukça halsiz hissetsem de bunları yazmadan ölmek ya da dönüşmek istemiyorum; şu anda Bela Dona üzerindeki kanlı olmayan yerleri beyaz olan eski bir gelinlikle karşımdaki koltuğa oturmuş, kırık çenesi ve boş gözleriyle beni izliyor, sağ bileğimin üzerinde de sürtüğün dişlerinin izleri var. Yani bu bir zombi hikayesi değil, bu Bela Dona’nın ve benim ona olan imkansız aşkımın hikayesi.

 

Şimdi en başa, yürüyen ölülerin ortaya çıktığı ilk güne dönmeliyim. Virüs yayıldı ve insanlar birbirlerini yemeye başladı, ben düzeni bozulmuş bir yaşam tarzına sahip olduğum ve geceleri oturup gündüzleri uyuduğum için o gün evimdeydim, akşamüstüne doğru uyandıktan sonra kahvaltı yapmak için bir kutu konserve açıp televizyonun karşısına geçtiğimde olayı ilk kez oradan öğrendim. Televizyonda bir sokağın ortasındaki kudurmuş bir adam yaşlı bir teyzeye saldırarak onu yere düşürüyor sonra da üzerine çökerek yemeye başlıyordu. Etraftaki polisler ve güvenlik görevlileri ellerindeki silahlarla yerdeki kadını yiyen adamı vurarak etkisiz hale getiriyorlardı fakat bir süre sonra üzeri gazete kağıtlarıyla kapatılmış olan yerdeki teyze ayağa kalkıp etraftakilerden birisinin üzerine saldırıyordu. Olan bitenlerin gölgesindeki spiker söylediklerine kendisi bile inanamamış bir surat ifadesiyle şehirde birbirlerine saldırarak ısıran insanların sayısının hızla arttığını ve dikkatli olunması gerektiğini söylüyordu. Haber kanallarında izlediğim görüntüler kötü birer şaka gibiydi, ben de internetteki haber sitelerine baktım. Bütün siteler gün boyunca dirilen ölü haberleri yapmaya devam ettikleri için panik sosyal ağlar üzerinden de kısa sürede insanlar arasında yayıldı. Akşamki haber bülteninde tam techizat bir halde ellerindeki yarı otomatik tüfeklerle köşeye sıkıştırdıkları bir zombi topluluğuna ateş eden polislerin arkasında duran Spiker, “Eğer bir zombi –evet, bu kelimeyi kullanacağım çünkü bütün bu yaşananları değerlendirdikten sonra artık bu yaşayan ölülerin birer zombi olduğundan eminim!.. –Sayın seyirciler, eğer bir zombi size saldırırsa hemen onun kafasına ateş ederek onu etkisiz hale getirmeni gerekiyor! Zombiler sadece kafalarına nişan alarak beyinlerini patlattığınız zaman ölüyorlar, tekrar ediyorum kafalarını hedef alarak beyinsel fonksiyonlarını yok etmeniz gerekiyor, onları etkisiz hale getirebilmenin tek yolu bu…’ diyordu ve aynı günün gecesinde de İstanbul’un 24 saat içinde tahliye edilmesine karar verildi.

 

Gece yarısında sirenler çalmaya başladıktan bir saat kadar sonra yaşanan büyük panikle milyonlarca insan şehrin tahliye bölgelerindeki kapılara yığıldı. Salgının dışarıya çıkmaması için kontrollü bir çıkış sağlamakla görevli gaz maskeleri takmış polisler, tam teçhizat donanmış askerler ve beyaz önlüklü, maskeli ve şeffaf eldivenli doktorlar, çıkış kapılarının önünde yığılan insanları sırayla virüsü taşımadıklarına dair bir kontrolden geçirdikten sonra kapılardan geçerek tehlikeli bölgenin dışına çıkmalarına izin veriyorlardı. Enfeksiyonu kapmış olanlar içinse yapılacak bir şey yoktu, kapılardan geçmelerine izin verilmiyor ve yeniden şehre geri dönmeleri söyleniyordu. İnsanların yüzünde dehşet, çaresizlik ve korku hakimdi, bazıları ölümü kabullenmişti, bazıları bunun kıyamet olduğunu söylüyordu, bazıları yetkililerden yardım istiyordu, bazıları da zombilere karşı savaşmak istiyordu ama her tarafta ölümün korkusu kol gezdiği için hepsi çaresizlik içerisindeydiler. Ölenleri, öldükten sonra yeniden dirilenleri ve ısırılarak enfeksiyonu kaptıkları için öldükten sonra yeniden dirilecekleri gömmek için bazıları bir futbol sahası büyüklüğünde olan devasa çukurlar açılmıştı. Toplu mezarların hemen hepsinin ağzına kadar cesetlerle dolu olmasına rağmen şehirdeki ölüm oranları sayısı hızla artıyordu. Tahliye üç gün boyunca devam etti ama on altı milyonluk bir şehrin tamamını tahliye etmek kolay bir iş olmadı. Tahliye süresi bittiğinde, kapılar verilen süreden altı saat sonra kapatılmış olsa da on binlerce belki de birkaç yüz bin kadar insanın doğu ve batı tarafı çitlerle kesilerek iki yarım adası ortasından geçen boğaza hapsedilmiş şehrin sokaklarında aç zombilere birer yem olarak kalmalarına engel olunamadı.

 

Ben gitmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. İlk iki gün dikkatle zombilerle ilgili haberleri takip ettim, bu haberlerden bunaldığım zamanlarda da uyudum ya da Bela’nın filmlerini seyrettim. Tahliye kapılarının kapatılmasından sonra şehirde kalan insanların büyük bir kısmı etrafta gezinen zombilere yem oldu, bir kısmı da şehirden çıkmanın bir yolunu buldu ya da bunu denerken telef oldu, bir kısmı ise hala direniyor fakat yetkililer bir soykırımı aratmayan tahliyeye rağmen virüsü şehirde tutmayı başaramadılar.

 

Yedinci günde tahliye esnasında kapılardan çıkmayı ve güçlü bağışıklık sistemi yüzünden virüsü günlerce etkisiz şekilde bünyesinde tutmayı başarmış insanların ülkenin dört bir köşesine virüsü yaydıkları haberleri duyuldu ve dokuzuncu günde bütün ülke kontrolden çıkmış bir hale geldi. Dünyanın diğer ülkelerine de yayıldığına eminim çünkü son dört gündür radyodan sağ kalanların yardımları ya da bir araya gelme çağrıları dışında hiçbir bir ses alamadım. Üretim yok, tüketim yok, elektrik yok, su yok, telefon yok, internet yok, trafik yok, kalabalık yok, sessiz bir şehrin zombilerle dolu sokakları ve caddeleri dışında hiçbir şey yok. Tanrı, yarattığı insanoğlunun dünyayı yok etmesini sakin gözlerle seyrediyor, ölmek istemeyenler hala dirense de bu kıyımın sonu hepimizi kıyametin ardındaki mahşere götürecek, burası net. İnsanlar yürüyen ölülerin sonunu getirmeyi başaramayacaklar. Aç ölüler dünyada kalan son taze eti de midelerine indirdikten sonra birbirlerini yemeye başlayarak kendi sonlarını kendileri getirecekler. Bizim dönemimiz bitti,  şimdi onların zamanı başlıyor.

 

Bunları yazmaya başladığım günden iki gün önce, on üçüncü günde evimde yiyebileceğim hiçbir şey kalmamıştı, ben de yiyecek bir şeyler bulabilmek için dışarıya çıktım. Elimde sıkıca tuttuğum bir balta vardı ve apartmanın merdivenlerinden inerken oldukça temkinliydim. Çıkmadan önce sokağa bir göz atmıştım, miskin adımlarla dolaşan yaşlı bir kadının zombisi dışında kimsecikler yoktu ve markete gidip kendime bir süre idare edebileceğim kadar bir erzak bulmam gerekiyordu. Tahliyeden sonra şehirdeki işyerlerinin çoğunun yağmalandığını biliyordum bu yüzden yanıma iki tane büyük çanta almıştım. Sokaktaki zombinin kafasını baltayla tek vuruşta patlatabileceğime inanıyordum çünkü televizyondan zombilerle ilgili onlarca şey öğrenmiştim. Miskin ve yavaşlardı, hızlı hareket edemiyorlardı fakat eğer sizi yakalarlarsa kesinlikle ısırmadan bırakmıyorlardı, yaşayan ölü olsalar bile tam olarak hislerini ve duygularını kaybetmiş değillerdi fakat ete olan saplantıları ve bitmek bilmeyen açlıkları yüzünden insanları ısırmakta tereddüt etmiyorlardı. Sadece beyinleri patlatıldığı zaman ölüyorlardı. Eğer elinizde sopa ya da kürek gibi bir silah varsa kafatasının çatlayıp beyninin aktığından emin olana kadar zombiye vurmaya devam etmeniz gerekiyordu. Balta, pala ya da keser gibi keskin bir silahla kafaları da kesilebilirdi, normal bir tabanca ile ise kafalarına iki el ateş etmek yeterliydi, bir el beyni patlatmak bir el de tedbir için. Onlar halsiz ve ağır olduklarından insanlara göre daha yavaş hareket ediyorlardı fakat bu hızlı bir şekilde yayılıp sayılarını çoğaltmalarına engel değildi.

 

Çantaları sırtıma taktıktan sonra baltamı sıkıca tuttum ve pencereden son kez sokaktaki zombiye baktım. İçeri dönerken gözüm duvardaki Bela fotoğraflarından birine takıldı -evimin bütün duvarları Bela Dona’nın resimleriyle kaplı, ben onun yaşayan en büyük hayranıyım fakat ondan daha sonra bahsedeceğim- Bela’nın duvardaki fotoğrafına bir şans öpücüğü kondurduktan sonra elimdeki sopayı hazır tutarak temkinli adımlarla merdivenlerden inip sokağa çıktım. Ayağım kaldırımın üzerine değer değmez sokağın karşısındaki camları kırık araba hurdasının yanında arkası dönük şekilde bekleyen zombi bana döndü, etimin kokusunu aldığı ortadaydı, eski bir arkadaşımın anneannesine benzeyen bu ölü kadın beni ısırmak için ağır adımlarla inleyerek üzerime doğru yürümeye başladı. Üzerinde pazarlarda satılan ucuz bir konfeksiyon tişörtü, boynunda saçlarından düşmüş beyaz bir eşarp altında ise çiçekli basmadan bir şalvar vardı. Beyaz saçları kanla kaplıydı ve çıkardığı anlamsız hırıltılarla salyalar akan açık ağzının üzerindeki gözlerinin akı yoktu. Elimdeki baltayı hazır halde tutarak bana yaklaşmasını bekledim, aramızda üç adım kadar mesafe kaldığı zaman baltayı var gücümle suratının ortasına patlattım. Kafatasının açılıp kemiğinin kırılmasının sesinden sonra geriye doğru tökezleyerek sırt üstü yere düştü, yanına gidip beyninin yere aktığını görünceye, ayakkabılarım ve pantolonumun paçaları kan oluncaya kadar vurarak baltayla kafasını parçalamaya devam ettim. İlk kez ölü birini öldürmüştüm ve açıkçası bunu yapmak düşündüğümden daha kolay olmuştu.

 

Oturduğum sokağın başındaki markete gitmek için yürümeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Sokağın ortasında gelişigüzel park edilmiş kapıları açık arabaların bazılarının anahtarı üzerlerindeydi bazı arabalar ise ağır hasar almış ya da yanmıştı, eski bir Fordun yanmış kasasından dumanlar tütüyordu. Etraftaki herşey bir Romero filmini ya da Resident Evil oyununu ya da the Walking Dead dizisini andırıyordu ve bu gerçeği yaşamak gerçekten ürkütücüydü. İnsanın inanası gelmiyordu. Arada sırada çevredeki evlerin içinden bir zombi iniltisi ya da bir çatırtı geliyor, etraftaki sessizlikte duyulan her ses insanı tedirgin etmeye yetiyordu. Sokağı bitirip marketin önüne vardım. Evimde güvenle yaşamaya devam edebilmem için ilk olarak erzak problemini çözmem gerekiyordu ve marketin içinde işime yarar bir şeyler bulabilmek için kendi kendime dualar mırıldandım.

 

Marketin camları çoktan indirilmiş içerideki reyonların çoğu da talan edilmiş olsa da bazı ürünlerin az bir kısmı hala raflarda ya da döküldükleri yerlerde duruyordu ve etrafta da kimsecikler yoktu. Temkinli adımlarla kırık vitrinlerden birinin içinden geçerek markete girdim ve baltamı havada tutmaya devam ederek burada gerçekten tek başıma olup olmadığımdan emin olmak için markette dolaşmaya başladım. Tahmin ettiğim gibi etrafta kimsecikler yoktu ve raflar tahmin ettiğimden daha da doluydu. Buradan beni aylarca idare edebilecek kadar yiyecek alabilirdim. Marketteki erzakların tümünü alabilmek için yanıma aldığım çantalar gibi bir düzine daha çanta almam daha gerektiğini anladığımda toplayabildiğim kadar yiyeceği market arabasıyla taşıyarak marketin arka kısmındaki personel odasına doldurdum. Bu odayı kullanabilmek için içerideki zombi personelin işini bitirmem gerekti, bu sefer av bıçağını kullanarak arkasından dolanıp onu yakalayarak tek bir hamlede gırtlağını kestim ve o yoğurt reyonunun önünde kanlar içinde yere düşerken kendimi muhteşem hissettim. Erzaklarla dolu yedi market arabasını odaya koyduktan sonra geberttiğim marketçi zombisinin cebindeki oda anahtarıyla kapıyı kilitledim. Anahtar hala bende duruyor. Yanımda getirdiğim iki çantaya ve poşetlere doldurduğum diğer erzakları bir market arabasına koyup arabayla birlikte marketten dışarı çıktım. Adil bir alışveriş olmuştu, ayrıca bonustrack olarak personel odasında bir pompalı tüfek ve altı tane de mermi bulmuştum. Alışveriş arabasını apartmanımın önüne götürdüm ve arabayı kapıdan içeri soktuktan sonra apartmanımın kapısını kilitleyip torbaları daireme taşıdım. Bana bir hafta yetecek kadar erzak almıştım, çoğunluğu da alkoldü.

 

Torbaları daireme bıraktıktan sonra pompalı tüfeğimi alıp apartmandaki bütün dairelerin kapısını çalarak -açılmayan kapıları kırıp tüm daireleri teker teker kontrol ettim- apartmanda başka birilerinin olup olmadığına baktım. Vahit Amca’yı, karısını, Süleyman’ın annesi Necla’yı ve kapıcının küçük kızı Selin’i zombi oldukları için vurmak zorunda kaldım ya da diğer bir değişle etik, ahlak ve güvenliğim nedeniyle acılarını dindirdim. Senelerdir aynı apartmanı paylaştığım komşularımı öldürmek benim için hiç kolay olmadı, özellikle de sekiz yaşında bir kız çocuğunu öldürmek fakat böyle yaparak apartmanı yürüyen ölülerden temizlemiş olmuştum ve binanın giriş kapısını kapalı tuttuğum sürece de güvendeydim.

 

Apartmanda tek başıma olduğuma emin olduktan sonra vaktimi dairemde takılarak marketten eve getirdiğim içki şişelerini yudumlayıp Bela’nın resimlerine bakıp onunla ilgili hayaller kurarak geçirdim. Arada sırada sokaktan geçen zombilere aldırmadan şişeleri birer birer deviriyordum ve dikkatimi duvarların üzerindeki resimlere odaklayıp kafamı Bela Dona ile meşgul ederek vakit geçiriyordum. Eğer Bela’yı tanımıyorsan, sana biraz ondan bahsedeyim.

 

Bela Dona 19—yılında doğmuş, babası İtalyan annesi ise Türk bir kız.  On beş yaşına kadar İtalya’da yaşamış sonra ülkesine dönmüş ve 20—yılına kadar da hiç kimsenin ondan haberi olmamış. On sekiz yaşındayken tesadüf eseri bir müzik videosunda oynamış ve güzelliği hemen yapımcıların dikkatini çekmiş, kız hemen bulunup ajanslarla sözleşmesi yapılmış ve bir iki prodüktörle kısa süren aşklar yaşadıktan sonra ünlü isimlerin oynadığı bir dizide oyunculuk yapmaya başlamış. Bela Dona’yı altı yıl önce televizyonda o dizide oynarken gördüm ve o gün o anda ona âşık oldum, Bela Dona bu evrenden değil, kendi adıma onun kesinlikle başka bir yerden gelmiş olduğuna inanıyorum. Bugüne kadar altı filmde, dört dizide, on iki reklamda, sekiz müzik videosunda ve iki tiyatro oyununda oynadı, dört modacının defilesinde mankenlik yaptı, onlarca fotoğrafçı tarafından 6 sene boyunca fotoğrafları çekildi ve gerek yaptığı işler gerekse yaşam tarzı ve gece hayatıyla televizyonlarda hemen her zaman adından söz ettirmeyi başardı. Bu ülkede Bela Dona’yı tanımayan çok az insan var ve tüm samimiyetimle söyleyebilirim ki onu tanıyan milyonlarca insan arasında onu benden daha çok seven başka birisi yok. Hiç kimse onu benim kadar sevemez. Evimin bütün duvarları onun resimleriyle dolu, nereye baksam onu görüyorum ve böylece sürekli onu düşünüyorum. Bu yüzden gönül rahatlığıyla onu benden daha çok sevip düşünen hiç kimsenin olamayacağını iddia ediyorum, çünkü dairemin içinde olduğum sürece sürekli Bela’yı izliyorum ve on saniyelik bir düşünce diliminin altı saniyesini Bela oluştururken diğer dört saniyeyi diğer düşünceler işgal ediyor. Ona çılgınlık derecesinde bir tutkuyla bağlıyım, bu dünyadaki hiç kimse onu benden daha fazla isteyemez. Onun şu anda güvende olduğundan da adım gibi eminim, virüs onun gibi insanlara bulaşamaz çünkü o tanrının yarattığı kusursuz bir varlık ve böyle bir tehlikede kendisini korumayı bilir. Hem çevresinde onlarca insan vardır, onun gibi başka, çok daha gelişmiş bir gezegenden tesadüf eseri dünyaya uğramış kadar masumane ve güzel olan bir kadını asla tek başına bırakmazlar.

 

İki hafta kadar sonra marketten aldığım erzak tükenmek üzereydi, alkol şişelerini ve hazır yemeklerin tamamını bitirmiştim. Perdeyi aralayarak pencereden sokağa baktığımda markete giden yolda birbirlerine yakın mesafede ayakta dikilen iki yürüyen ölü dışında kimsecikler gözükmüyordu. Yanıma bir tane sırt çantası aldım, av bıçağını kemerime taktım, pompalı tüfeği omzuma astım ve eski komşularımdan Vahit Amca’nın beylik tabancısını da hazır halde elimde tutarak dairemden dışarı çıktım. Merdivenlerden apartman kapısının önüne inip kilidi açarak sokağa çıktım ve markete doğru yürümeye başlamamla birlikte varlığımın farkına varan zombiler de bana doğru hareketlendiler. Korkusuz ve soğuk kanlı bir halde onların üzerilerine gittim ve yirmili yaşlarında sarışın bir kız olan birinci zombinin kafasına üç el ateş ettim, o yere düşerken yanmış bir araba iskeletinin arkasında bekleyen diğerinin de –uzun boylu ve kel bir adamdı- kafasına dört el sıktım. O da yere serildikten sonra kendime cesaret vererek sokağın ucundaki markete doğru yürümeye başladım. Tabancada 4 kurşun kalmıştı, pompalının 5 mermisi vardı –birini bir viski şişesini bitirdikten sonra pencereden kapının önünde bekleyen bir zombiyi vurmak için harcamıştım- bu yüzden mermilerimi tedbirli bir şekilde kullanmalıydım.

 

Markette ters giden bir şeyler olduğunu oraya girmeden önce hissetmiştim. Sokağı bitirip marketin kırık camlı vitrininden içeriye adımımı attığım sırada caddenin diğer tarafından gelen bir homurtu bütün kötü hislerimi haklı çıkardı. Az önce patlattığım tabanca seslerini duymuş olan üç kişilik bir zombi grubu caddenin karşısından üzerime doğru yürüyordu. En önde yeşil kumaş pantolon ve oduncu gömleği giymiş esmer tenli bir adam vardı tek eli bileğinden kopmuş suratının yarısı ise çürümüştü. Onun birkaç adım arkasında sağ tarafında gövdesinin büyük kısmı onu ısıran zombi tarafından yenilmiş olmasına rağmen hala ayakta durmayı başarabilen çürümüş, korkunç bir kadın, bu kadının biraz sağ tarafında ise üzerinde omuzlarından başlayarak dizlerinin yukarısına kadar inen etekli beyaz bir elbise olan sarı saçlı genç bir kız vardı.

 

Üç yürüyen ölü bana doğru ağır adımlarla yaklaşırlarken içim bir anda cesaretle doldu, onlara, ‘Gelin bakalım anasını siktiklerim…’ diye mırıldandıktan sonra tabancamı kaldırıp en öndeki erkek olanın kafasına doğrulttum ve aramızda az bir mesafe kadar bekledikten sonra orospu çocuğunu tam alnının ortasından vurdum. Beyni iki metre geriye fırlayıp asfalta yapıştı, sonra da çuval gibi yere yığıldı. Arkadaşının ölümünü gören yarısı olmayan zombi acı bir çığlık attı, hiç düşünmeden tabancamın namlusunu onun kafasına çevirip, tetiğe bastım. Kulağından vurduğum kaltak bana doğru yaklaşmaya devam edince üzerine bir el daha sıktım, heyecandan olsa gerek bu atış karavana olmuştu, havadaki kollarının beni yakalamaması için birkaç adım geriye giderek tabancaya yeniden asıldığımda kadının soluk yüzünün ortasında açılan deliği gördüm. O olduğu yere düşerken tabancamı çevirip beyaz elbiseli kıza doğrulttum, tek mermim kalmıştı, işini tek atışta bitirmem gerekiyordu, zorunlu kalmadıkça pompalı tüfeğimin mermilerini harcamak istemiyordum.

 

Üzerime doğru gelen kıza nişan aldığım zaman kendimi nedense onu daha önce bir yerlerde görmüşüm gibi hissettim, sanki onu tanıyor gibiydim ve bu düşünce bir anlığına tetiğin üzerindeki parmağımı frenlese de, o bana doğru yürüyüp yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapatmaya devam ediyordu. En fazla yirmi beş yaşlarında olmalıydı, üzerindeki beyaz elbisenin göğüs kısmındaki yaranın etrafında geniş bir kan izi kütlesi vardı bu kan izi ve yüzündeki o zombilere has korkunç ifade dışında bedeni iyi görünüyordu, yeni ısırılmış olduğu belliydi, fazla çürümemişti. Aramızda bir buçuk metre kadar mesafe kalmıştı ve çıkardığı hırıltıları duyuyordum, sonra bir şey fark ettim ve fark ettiğim bu şey beni heyecanlandırmış olmalı ki parmağım istem dışı bir şekilde tetiğe dokunup elimdeki silah bir anda ateş aldı. Mermi elimdeki tabancadan fırlayıp onun çenesinin alt kısmını parçalarken ateş ettiğim zombinin Bela Dona olduğunu anlamıştım.

 

Vitrinleri inmiş ve içindeki raflar talan edilmiş marketin önünde alt çenesinin sağ kısmına açtığım diş kemik ve et parçalarından oluşan kırmızı çukura saplanan merminin etkisiyle Bela Dona sendeleyip bir iki adım geriye gitti sonra ağlar gibi acıyla inledi. Yere düşmesini beklerken koyuverdiği iniltiden sonra tehditkar bir tavır takınarak üzerime doğru yürümeye kaldığı yerden devam etti. Aramızdaki mesafeyi koruyarak yavaş adımlarla geriye doğru giderken onu incelemeye ve gerçekten Bela’nın kendisi olup olmadığından emin olmaya çalıştım. Isırılarak parçalanmış sol göğsü, alt tarafı kırılmış çenesi, yüzündeki o korkutucu zombi ifadesi ve tavırları hiçe sayılırsa karşımdaki kadının Bela Dona’nın ta kendisi olduğuna şüphe yoktu. Ellerini hafifçe havaya kaldırmış şekilde ağır aksak adımlarla hırlayarak üzerime doğru yürüyor ben ise onu bulmuş olmanın şaşkınlığıyla geri çekilirken onu izlemeyi sürdürüyordum. Bela’nın canlı olmasa da kanlı bir şekilde karşımda duruyor oluşuna inanamıyordum, şaşkınlığım birkaç dakika sürdü ve sonunda bir seçim yapmam gerektiğini anladım. Ya onu kafasından vurarak öldürecek ya da ondan ve oradan uzaklaşıp gidecektim. Onu bulmuşken kaybetmeyi şüphesiz ki göze alamazdım ve onu öldürme fikri de gözüme iğreti göründü, bunu yapamazdım. Yavaş yavaş akşam çöküyor olduğu için fazla düşünmeden kararımı verdim.

 

Markete gidip uzunca sağlam bir çamaşır ipi buldum ve ipin bir ucunu kement şekline getirip kemendi Bela’nın sol koluna geçirip ipi sıktım, böylece onu yakalamış oldum. Bir ucunu bir bileklik gibi koluna taktığım ipin diğer ucunu tutarak onun etrafında dönmeye başlayarak onu bağladım ve çevresinde bana zarar veremeyeceğine emin olduğum kadar tur attıktan sonra etkisiz hale getirdiğim Bela’yı kucaklayıp, marketin alışveriş arabalarından birinin içine koydum. Market arabasını sokak boyunca sürerek apartmanımın önüne çektim, Bela’yı sırtıma atıp onu taşıyarak merdivenlerden çıkarıp daireme getirdim.

 

Onu bağlı bir şekilde yatağın üzerine bırakınca koşar adımlarla markete geri dönüp personel odasındaki hazır alışveriş sepetlerinden birini alıp eve geri döndüm. Sepete birkaç tane de deodorant ve oda spreyi koydum, Bela’nın çürümeye başlayacağını biliyordum. Çok mutluydum, bütün bunları yaparken kendimi nasıl hissettiğimi anlatamam. Her gün her saat kendimden bile daha fazla düşündüğüm Bela Dona şu anda benim evimde benim yatağımda yatıyordu, bir zombiydi ve çamaşır ipiyle bağlanmıştı ama bunu hiç umursamıyordum sonuçta oradaydı.

 

O gece Bela ile konuşmayı ve iletişim kurmayı denedim fakat başarılı olamadım. Ona zarar vermeyeceğimi söylesem de iplere ve onu bağlama biçimime çok öfkelenmiş olmalıydı ki uzun süre ipleri zorlayarak tehditkar hırıltılar çıkarmaya devam etti. İp meselesine bir çözüm bulmam gerekiyordu. Bir iki kere ona yaklaşıp ona zarar vermeyeceğimi anlatmayı denedim fakat her defasında dörtte biri eksik olan ağzıyla yattığı yerden uzanarak beni ısırmaya kalktı. Ağzına da bir çözüm bulmalıydım eğer beni ısırırsa enfeksiyon kaparak bir zombiye dönüşebilirdim. Apartmandaki diğer daireleri dolaşıp işime yaracak bir şeyler aranmaya başladım. alt komşum Nedime Hanım’ın evinin yatak odasında büyük bir vibratör, bir kırbaç, ağzında plastik bir top olan deri bir fantezi maskesi ve iki de kelepçe buldum. Dildoyu çekmecede bırakıp diğer malzemeleri aldıktan sonra eve dönüp Bela’nın yanına gittim. Ona ipleri çözüp kelepçeleri takacağımı anlatmayı denedim fakat beni ısırmaya çalışmaya devam etti. Bu yüzden fantezi maskesini kafasına geçirdim ve ağzına denk gelen top sayesinde beni ısırmasını engelledim. Maske onu oldukça seksi bir hale getirmişti, bir an için onunla köpekler gibi sikişmek istedim. Bu düşünceden olsa gerek Bela Dona’yı yatağıma yüzüstü yatırdım ve ipleri çözdükten sonra kollarından birini yatağımın bir tarafına diğer kolunu da diğer tarafına kelepçeledim. İki tarafa açık kollarıyla bir süre yatağın üzerinde çırpınsa da kelepçelerden iplerden daha memnun olduğu belli oluyordu çünkü hırıltıları azalmıştı. Dolaptan bir viski şişesi çıkardım ve masama oturup bir duvardaki resimlerine bir de yatakta yatan kadınımın kendisine bakarak bütün şişeyi birkaç sigarayla birlikte bitirdim.

 

Sarhoş olmuştum ve Bela Dona’nın dolgun kalçaları vardı. Üzerindeki elbise omuzlarından aşağıya dökülüyor ve dizlerinin üzerinde bir etek şeklinde bitiyordu, Bela’nın mat ve beyaz bacakları oldukça çekici görünüyordu. Gidip yeni bir şişe açtım ve sandalyenin üzerine oturup onu izlemeye devam ettim. Bu sırada olduğu yerde kıvrandı ve eteği sıyrıldı, altındaki külotu görebiliyordum. Bela Dona’nın beyaz elbisesinin altındaki güzel fakat ölü kıçında siyah bir tanga vardı ve elimde olmadan o çekici popoyu okşamak için sandalyemden ayağa kalkıp onun yanına yaklaştım. Viski şişesinden bir yudum daha alıp elimi yatağımda yatan Bela’nın kıçına atıp avuçladım sırada Bela öfke ve nefret dolu bir tonla homurdanmaya başladı ve korkarak elimi geri çektim, zombilerin hislerinin ve duygularının tamamen ölmemiş olduğunu hatırladım, sadece et yemeleri gerekiyordu ve bu anda aklıma Bela’nın acıkmış olabileceği fikri geldi. Zombilerin tek düşünebildikleri şey et yemekti, bu yüzden diğer insanlara saldırıyorlardı. Bela’nın karnı aç olmalıydı, buraya geleli en az üç saat olmuştu ve dışarıda ne kadar süredir kaldığını da bilmiyordum. Yemesi için ona taze et bulmam gerekiyordu. Şişeyi bitirdikten sonra bütün silahlarımı kuşandım ve kadınıma yemek bulabilmek umuduyla dairemden çıktım.

 

Sokağa iner inmez önceden öldürdüğüm zombilerin cesetlerinden birinin yanına gittim. Aralarında en genç olanı kafasından vurduğum sarışın kızdı ve diğerlerine göre eti daha taze gözüküyordu, kızın cesedinin üzerine eğilip vücudunu inceledim. 20li yaşlarında olmalıydı, hafiften çürümüştü ve bir iki güne kadar tamamen bozulacağı şüphesizdi. Av bıçağımı çıkarıp kanının üzerime bulaşmamasına büyük bir özen göstererek kızın sol bacağını belinden itibaren kestim, bacağı bir brandaya sarıp apartmana taşıdım. Brandayı eski komşulardan birinin evine serip bacaktan iri ve kanlı bir parça kestim ve daireme geri döndüm. Et parçasını bir tabağa koyup yataktaki Bela’ya götürüp gösterdikten sonra onun maskesini çıkardım.

 

Tabağı yatağın üzerine suratının yakınına koyduğumda tabağı kokladıktan sonra etin çürümüş bir zombiye ait olduğunu anlamış olmalı ki kızarak bağırmaya ve homurdanmaya başladı. Çok garip sesler çıkarıyordu, hırıltıları kulak tırmalayıcıydı. Bayatlamış bir zombiye ait olan bir eti ona yediremeyeceğimi anlamıştım, canı taze ve kanlı bir şeyler yemek istiyordu, açlığı ancak böyle son bulabilirdi.

 

Aklıma Vahdet Amca’nın muhabbet kuşları geldi, adam hayvanları bir kafesin içinde besliyordu ve iki kuşun hala orada olduğunu biliyordum. Koşar adım apartmanın merdivenlerinden tırmanıp Vahdet Amca’nın dairesine girdim ve kafesi içindeki kuşlarla birlikte alıp daireme geri döndüm. Kuşlardan birini çıkardım ve hayvanı Bela’ya gösterdim. Avucumun içinde öterek bağıran kuşu görür görmez Bela onu kendisine vermemi istermiş gibi sesler çıkarmaya başladı. Uçamaması için kuşun kanatlarını koparttıktan sonra hayvanı yatağın üzerine Bela Dona’nın suratının yakınlarına bıraktım, kuş yatak örtüsünün üzerinde üç adım atamadan Bela açık ağzı ile kuşun üzerine abandı ve iki lokmada hayvanı midesine indirdi. Bütün bunlar o kadar hızlı olmuştu ki kuşun çığlık atmaya bile fırsatı olmamıştı. Çenesindeki çukurdan kuş tüyleri dökülen Bela kafasını bana doğru çevirip öyle bir baktı ki, karnının çok aç olduğunu, daha fazla yemek istediğini hemen anladım ve diğer kuşu da alıp kanatlarını kırdıktan sonra önüne sundum. Onu da iki lokmada yuttuktan sonra ağzından dökülen renkli tüylerle memnun bir şekilde bana baktı ve aynı filmlerinde mutlu olduğu sahnelerde yaptığı gibi neşeli bir kahkaha koyuverip sakin bir şekilde yatağa uzandı.

 

Orada o kahkahayı duyduğuma tüm kalbimle yemin edebilirim ve onun memnun gülümsemesini gördükten sonra kendimi nasıl hissettiğimi tarif bile edemem. Altı senedir tek düşüncem, yegane saplantım ve değişmez aşkım olan kadını güldürerek memnun etmeyi başarmıştım, büyük bir sevinçle silahlarımı kuşanarak sokağa çıktım. Kadınımı daha da mutlu görebilmek için ona taze ve kanlı bir şeyler bulacaktım.

 

Yürüyen ölüler tarafından istila edilmiş bir şehirde taze et bulmak düşündüğümden daha zordu. Önce kedi ya da köpek gibi şehirde yaşayan hayvanları avlamayı denedim fakat zombiler etrafta buldukları canlı olan ne varsa midelerine gönderdikleri için bulduğum iki kedi ve bir köpek de zombi formundaydı ve kedileri baltamla savmayı başarsam da köpeği öldürebilmek için pompalı tüfeğimin mermilerinden birini feda etmek zorunda kaldım.

 

Saatlerce evimin yakın çevresindeki mahallede dolanıp peşime takılan zombilerden kaçmaya çalışarak Bela’nın yiyebileceği bir şeyler arandım fakat etrafta benden başka canlı olan hiç kimsenin olmadığına kanaat getirmem uzun sürmedi. Bir sokakta üzerindeki anahtarıyla birlikte terk edilmiş sarı renkli bir motosiklete rastladığımda çevrede daha geniş bir tur atabilmek için motora atladım.

 

Mahallede hayat bitmişti, eskiden yaşamın akıp gittiği caddelerde derin ve rahatsız edici bir sessizlik hakimdi. Gündüzün ortasında olmamıza rağmen etraf gecenin en kör vakitlerinden daha sessizdi. Sadece ben ve motorum vardık, geçtiğim yolların kenarındaki ya da üzerindeki zombilerin motorun çıkardığı gürültü yüzünden dikkatlerini çekiyordum ama altımdaki motorun hızı sayesinde beni yakalayamıyorlardı.

 

Eminönü’ne doğru inip Karaköy’den Taksim’e çıkmayı ve etrafa bakınarak Bela’nın yiyeceği bir şeyler bulmayı planlıyordum. Uzun süredir evden uzaklaşmamıştım ve hava kurşuni ve ağır da olsa yüzüme vuran rüzgar kendimi iyi hissettiriyordu. Galata Köprüsü’nün üzerinde motoru durdurup şehre baktım. İstanbul sessizliğe kesmişti, etrafta rüzgar ve dalga sesleri dışında tek bir kuş sesi bile duyulmuyordu. Dalgasız deniz durgun, hareketsiz ve ölü gibiydi. Cihangir, Üsküdar ve Beşiktaş’ın üzerinden siyah dumanlar tütüyordu. Gökyüzü kurşun grisiydi. Boğazda alışık olunmayan bir sessizlik hakimdi. Galata Köprüsü’nün üzerinde yan devrilmiş bir otobüs yolu araç geçişine kapatmıştı, üç dört tane zombi amaçsızca köprünün üzerinde dolanıyordu, aşağıdaki iskeleler ve kaldırımlarda da bilinçsizce gezinen yürüyen ölüler vardı. Yeditepe’de hayat sona ermişti.

 

Motoru karşı yola sokup köprünün üzerinden Karaköy tarafına geçtim ve sonra Galata üzerinden Tünel ile İstiklal’i bağlayan Yüksek Kaldırım’dan tırmanarak İstiklal Caddesi’nin alt ucuna çıktım. İstiklal caddesine vardığım zaman aradığım şeye yaklaşmış olduğumu hissediyordum, zombilerin yetişemeyeceği bir hızla gaza yüklenip ilerlemeye başladım. İstiklalin üzerindeki binaların neredeyse tamamına yakını yağmalanmıştı, bazı binalar ise yanmıştı, çoğu mağazaların cam vitrinleri de patlamış, camlar ve ürünler caddeye saçılmıştı. Caddenin üzerindeki eski yapılar birbirlerine bitişik ya da sık olduğu için kimi yangınlar birkaç binanın birlikte kül olmasına neden olmuştu. Cadde boyunca devam eden tramvay yolunun üzerinde yan devrilmiş tramvaydan alevler tütüyordu, tramvayın etrafında birikmiş birkaç zombi motorun sesiyle bakışlarını üzerime çevirdiler, onları umursamadan gaza yüklenip hızla yanlarından geçtim motorumun tozunu yutmakla yetindiler. Galatasaray Meydanı’ndan yukarı doğru sürdüm ve Atlas Pasajı’nın kapısının önünden geçerken kapalı kapının ardında genç bir kadın görür gibi oldum. İlk başta onu bir zombi sandım ve yoluma devam ettim fakat ben pasajın önünden geçer geçmez kadın kapıyı açıp dışarıya çıktı ve arkamdan seslendi. Durup ardıma baktım, pasajın önünde 30lu yaşlarında pardesülü bir kadın gördüm ve kadın kesinlikle bir zombi değildi. Hemen motoru çevirip yanına sürdüm.

 

Kadın adının Tülin olduğunu, beni gördüğüne memnun olduğunu söyledikten sonra başlarının belada olduğunu iki gündür yiyecek bir şey bulamadıklarını küçük oğluyla birlikte burada mahsur kaldıklarını ve yardıma ihtiyaçlarının olduğunu anlattı. Ben onu dinlerken caddenin üzerindeki zombiler ağır ama kararlı adımlarla bize doğru yaklaşmaya başladıkları için konuşmaya pasajın içinde kapalı kapının ardında güvenli bir şekilde devam etmeyi teklif ettim, kadın kabul etti ve motoru dışarıda bırakıp onunla birlikte pasajdan içeri girip kapıları kapadık.

 

Kadın küçük oğluna seslendi, çocuk pasajın içindeki tiyatronun kapısından çıkıp yanımıza geldi ve tanıştık. Adı Ali olan çocuk 12 yaşındaydı ve iki gündür ağzından lokma geçmemişti. Tülin’e neden marketlerden birini yağmalamadığını sordum, çocuğunun güvenliği için bu riske girmeyi göze alamadığını anlattı. O ve oğlu karşımdaki sandalyelere oturmuş üzgün bir şekilde bana başlarına gelen talihsiz olayları anlatırken belimdeki av bıçağını çıkardım. Bıçağı annenin midesine saplayana kadar onları öldüreceğim fikrinin akıllarından ucundan bile geçmemiş olduğuna oldukça eminim, çünkü bunu kadının ölmeden önce bana son bakışında gözlerindeki o ifadede çok net bir şekilde gördüm.

 

Karnını keserek bağırsaklarını dışarıya çıkardığım kadının işini birkaç bıçak darbesiyle hızlı bir şekilde bitirdikten sonra annesinin bıçaklanmasını gördükten sonra şok halinde pasajın içindeki tiyatro salonuna kaçan çocuğun peşinde takıldım. Elimdeki av bıçağıyla tiyatronun kapısından girip salona çıkan merdivenleri tırmandıktan sonra lobiye girdim. Etraf bomboştu fakat içinde sahnenin olduğu salonun kapısı aralık duruyordu, çocuğun tiyatrodaki koltukların arasına saklanmış olduğundan emindim. Hızla salona girdim ve kırmızı döşemeli koltuk sıraların arasında çocuğu aramaya başladım. Tahminlerimde yanılmamıştım çocuğu 3.sıradaki koltukların arasında büzüşmüş bir şekilde ağlarken buldum ve ona zarar vermeyeceğimi, annesini zombilerin ısırdığı için öldürdüğümü söyledim. Bu sözlerime bir an için inanacak gibi oldu ve onun bu şaşkınlığından yararlanıp üzerine çullanarak kısa bir boğuşmanın ardından onu ensesinden yakaladım. Hemen ağlamaya ve çığlık atmaya başladı, kendi sonunun da annesininki gibi olacağını biliyordu. Yüzüne birkaç tokat patlattıktan sonra onu montundan sürükleyerek koltuk sıralarının arasından çıkarttım ve sahnenin önüne getirdim. Tam bu sırada onu tuttuğum elimi ısırdı, sanki bir zombi tarafından ısırılmış gibi acıyla irkildim ve çocuğu yere atıp gelişigüzel tekmelemeye başladım. Daha sonra –tadını bozmak istemediğim için- onu tekmelemekten vazgeçtim ve av bıçağını kullanarak oracıkta kafasını kestim. Gırtlağından fışkıran kan sahnenin üzerine kadar sıçradı. Çocuğun cesedini ayağından tutup sürükleyerek, tiyatro salonundan lobiden ve merdivenlerden geçirip pasajın girişindeki bilet gişesinin önüne, annesinin ölüsünün yanına getirdim.

 

Pasajın arka tarafındaki dükkanlardan birinden geniş bir sırt çantası ve bir tomar poşet buldum. İkisini birlikte motorla taşımam imkansız olduğu için annenin cesedini pasajın içindeki barın buzdolabına yerleştirdim sonra çocuğun yanına dönüp –daha genç olduğu için onu seçmiştim- onu doğramaya ve kestiğim parçaları da poşetlere doldurmaya başladım. Ağzını bağladığım poşeti çantanın içine atarak çocuğun gövdesinin bir kısmı, sol kolu, iki bacağının üst kısımları ve elleri ile çantayı doldurduktan sonra arda kalan parçalarını da annesinin yanına buzdolabına götürüp yerleştirdim. Sonra da pasajın bütün giriş ve çıkışlarını kontrol ettim, içeriye dışarıdan kimselerin giremeyeceğinden emin olunca sırtımdaki çantayla beraber dışarı çıktım. Kapının önünde bekleyen yürüyen ölülerin yolumu açmaları için çocuğun annesinin bir bacağını onların önüne yem olarak atarak dikkatlerini dağıttım ve motoruma bindim. Markette kendi stokumu yapmıştım, burada da sevgiliminkini. Gaza yüklenerek geldiğim yoldan hızla eve döndüm. Bebeğime karnını doyurabileceği taze bir şeyler bulmayı başarmıştım.

 

Motoru apartmanın önüne park edip sırtımdaki çantamla apartmana daldım ve yakaladığım avın sevinciyle merdivenlerden tırmanıp daireme girdim. Bela Dona yataktaydı fakat yattığı yerde altını pislemişti. Yatak örtüsüne, bacaklarına ve elbisesinin eteklerine bok bulaşmıştı ama onun bunu önemsediği yoktu. Aç bir şekilde yatağın üzerinde kıvrılarak hırıltılar çıkarmaya devam ediyordu. Zombilerin sıçıp işiyor olduklarını bilmiyordum, çürümüş iç organlarından kurtçuklar, larvalar ve parazitlerle birlikte dökülen dışkısı kesif leş kokuyordu. Yatağın kenarına oturup onun saçlarını okşarken, “Merak etme, iyi olacaksın.” dedim. “Önce seni temizleyeceğiz, sonra seni daha rahat bir şekilde bağlayacağım ve sonra da sana çok beğeneceğin bir sürprizim var.”

 

Yüzüme bir kaşkol bağladıktan sonra Bela’nın üzerindeki beyaz elbiseyi bir makasla sırtından kestim. Çıplak sırtını gördüğüm zaman istem dışı da olsa aletimin sertleşmesine engel olamadım. Mermer gibi soluk teni yer yer morararak çürümeye başlamış olsa bile onun dünyanın en seksi kadını olduğuna hiç şüphe yoktu. O kadar çekiciydi ki bacakları ve baldırlarına bulaşmış boklu hali bile bir erkeği çıldırmaya, kendinden geçirmeye, aklını ve bütün mantığını alıp duvarlara vurmaya yetip artardı.

 

Banyoya gidip küveti doldurdum sonra Bela’nın yanına döndüm ve onun yatağın demirlerine bağlı ellerini çözüp polislerin yaptığı gibi arkasından bağlayarak onu ayağa kaldırdım. Bir iki sefer beni ısırmayı denese de kısa bir süre sonra ona bir iyilik yaptığımı fark etmiş olmalı ki çok fazla karşı koymayarak kendisini ellerime bıraktı. Altındaki boklu tangayı da çıkardıktan sonra karşımda çırılçıplak dikilen Bela Dona’yı tepeden tırnağa süzdüm. Şüphesiz ki o ölüydü ve bu yüzden çürüyordu. Yer yer dökülen sarı saçları ince omuzlarının iki yanından aşağıya dökülüyordu. Çenesindeki yara yüzünden parçalanmış dişleri ve dilinin aşağısındaki boğazının bir kısmı görülüyordu. Teni pudra beyazı ile açık mor arası bir renkteydi. Sol göğsünün yarısı parçalanmıştı, enfeksiyonu sevgilime bulaştıran orospu çocuğu onu göğsünden ısırmayı seçmişti. Diğer göğsü ise oldukça diri görünüyordu. Vücudu fotoğraflarda ve filmlerde göründüğünden biraz daha kiloluydu, ölmüş olduğu için gövdesinin biraz şişmiş olabileceğini düşündüm. Aklımdan bunlar geçerken Bela öksürmeye başladı ve kısa süren bir öksürük nöbetinin ardından ağzından yere, ayaklarımın dibine on-on beş santim uzunluğunda bir mide solucanı tükürdü.

 

Onu kolundan tutup küvetin içine oturttum. İlk başta suyu sevmese de onu yıkadığım sürece sakin bir ses tonuyla sürekli onunla konuştum. Küvete girdikten beş dakika sonra sesini çıkarmayı kesmiş ve gri renkli donuk gözleriyle vücuduna sürdüğüm köpüklü banyo süngerini izlemeye koyulmuştu. Küvetin içinde onu sabunlarken oldukça sakinlemişti, onu temizlerken bir an için onun bir zombi olduğunu bile unutmuştum, üzerinde yaşayan ölüden çok banyo yapan masum ve uslu bir çocuk hali vardı. Vücudundaki bütün kirleri, lekeleri ve yaraları özenle temizledikten sonra onu özenle tutarak küvetten çıkardım ve bornozumu giydirerek oturma odasına geri götürdüm. Üzerindeki bornozla ve ıslak saçlarıyla birlikte odanın ortasında dikilirken ilk defa gözü evin duvarlarındaki fotoğraflara takıldı, sanki resimlerdeki kendisini bir yerlerden hatırlıyormuş gibi bir süre kendi fotoğraflarını izledi.

 

“Onlar sensin…” diye seslendim ona, “Ben de senin en büyük hayranınım…” Soran gözlerle dönüp bana bakınca, “Sen Bela Dona’sın.” diye devam ettim. “Bunu hatırlıyorsun değil mi?”

 

Cevap vermedi. Başını duvarlardaki fotoğraflara çevirip yaşadığı zamanlardaki hallerini izlemeye devam etti, onu omuzlarından tutarak koltuğa oturttum. Normal birisi gibi sessiz, durağan ve sakindi. Karşısına geçip görüş alanına girdikten sonra tüm iyilikseverliğimle ona bakarak, “Söylediklerimi anlıyor musun?” diye sordum, “Eğer söylediklerimi anlıyorsan başını salla.”

 

Ona bunları söyledikten sonra kısa bir süre düşündü ve ardından başını salladı, ona söylediklerimi anlıyordu fakat çenesi yerinde olmadığı için konuşamıyor sadece hırıltılar çıkarabiliyordu. Ben de oldukça basit bir sistem geliştirdim, olumlu yanıt verecekse başını öne arkaya sallamasını, olumsuz bir yanıt verecekse ise sağa sola sallamasını söyledim. Ona geçmişini hatırlayıp hatırlamadığını sordum, hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ şeklinde cevapladı beni. Ölüm ve yaşam arasında bir yerlerde olduğu göz önüne alınınca bu gayet normaldi. Ona bütün hayatını bildiğimi eğer isterse tüm geçmişini ona anlatabileceğimi söyledim ve bunu kabul etti. Onunla iletişim kurabilmeme ve uysallığına çok sevinmiştim, yemekten sonra her şeyi ona anlatacağımı söyledim sonra üzerindeki bornozu çıkarıp giymesi için uygun bir elbise bulmak için evimde hiç kadın elbisesi olmaması nedeniyle komşuların dairelerine girip onların dolaplarını kurcaladım ve bir evde ipekten yapılmış gri renkli eski tül bir gelinlik buldum. Bela Dona için en uygun elbisenin bu gelinlik olduğuna karar verdim ve onu giydirmek için daireme geri döndüm.

 

Bela’nın çürüyüp bozulmuş vücuduna biraz nemlendirici krem ve pudra sürdüm, dudaklarına ruj sürüp kirpiklerine rimel çektim, saçları dökülmeye başladığı için onlarla pek fazla oynamadım çünkü dokunduğum zaman demetler halinde elimde kalıyorlardı. Banyo, elbise ve makyaj işleri de halledildikten sonra Bela Dona eskisine oranla çok daha güzel görünüyordu. Bela’yı bir sandalyeye oturup onu tek bileğinden sandalyeye kelepçeledim ve kendi filmlerinden birini televizyona takıp onun filmi izlemesini istedim. Film başladığında televizyon ekranındaki kendi görüntüsünü gördüğü zaman donuk ve mat gözlerinden birkaç damla gözyaşının döküldüğünü görünce onun başını sevgiyle okşadım, kalkıp yemeğe hazırlık yapmaya koyulmak için mutfağa gittim. Odadan çıkarken son kez ona baktığımda televizyonda oynayan filmde kendi görüntüsünü izleyen sevgilim oldukça sakin görünüyordu.

 

Masanın üzerine beyaz bir örtü serdim, vitrinde duran altı yıl önce ölen karımdan kalan porselen tabaklar ve çatal bıçaklarla servis açtım, iki de mum yaktım. Yemek masası hazır olunca, yemeği hazırlamak için çantamı alıp mutfağa geçtim. İçinde taze et poşetleri olan çantayı mutfak tezgahının üzerine koyup poşetlerden birini çıkardım ve poşetin bağlı ağzını açtım.

 

Küçük çocuğun vücudunun parçalarını tezgahın üzerine çıkardığım sırada kesik ellerinden biri poşetin içinden kayarak mutfak tezgahının üzerine düştü ve ne olduysa işte tam bu sırada oldu, salonda oturduğu yerden taze etin kokusunu alan Bela Dona bir anda insanlığıyla ilgili tüm duygularını unuttu ve bağlı olduğu sandalye ile birlikte ayağa kalkıp arkasındaki sandalyeyi sürükleyerek üzerime doğru koştu ve kuduz bir köpek gibi içi ağzına kadar etle dolu olan çantanın üzerine atladı. Onu durdurmayı denesem de öfkeden gözü dönmüş gibi davranmasına engel olamadım. Bela Dona tezgahın üzerinde duran çantayı alınca onu tuttum, boğuşmaya başladığımızda çantadaki çocuğun cesedinin parçaları yere düşüp döküldü ve Bela’ da bunu görünce benimle boğuşmaktan vazgeçip hızla dizlerinin üzerine çöküp, olanca iştahıyla yerdeki parçaları yemeğe koyuldu. Bu vahşi tavrı ona yakıştıramadığım için onu sakinleştirmeye çalışarak doğru dürüst yemesi gerektiğini söyledim ve beni dinlemeden afiyetle elindeki eti kemirmeyi devam edince yanına diz çökerek onu omzundan tutmayı denedim, bu esnada tek bir hareketle başını elime çevirip var gücüyle elimi ısırarak sağ elimin başparmağının bir kısmını koparttı. Ben acıyı bir kenara bırakmış bir halde şaşkınlıkla kanayan elime bakıp virüsü kaptığımı düşünürken Bela kısa bir hırıltı koyuverdikten sonra yeniden yerdeki et parçalarına eğilip büyük bir iştahla küçük çocuğun cesedini yemeğe kaldığı yerden devam etmeye koyuldu.

 

Onun bu halini ve kanayan elimi boş verip dizlerimin üzerinden ayağa kalktım ve buzdolabından bir viski şişesi çıkarıp büyük bir yudum aldım. Enfeksiyonu kapmıştım artık, bağışıklık sisteminin durumuna göre bir süre sonra zombiye dönüşecektim.

 

Ben salona geçip bir yandan viskiyi içerek bir yandan da bulduğum eski bir deftere bunları yazmaya koyulduğumda mutfaktaki Bela’da ona getirdiğim çantanın içindeki etlerin hepsini yedikten sonra gelinliği kıpkırmızı bir şekilde dizlerinin üzerinden ayağa kalkıp salona geldi ve normal bir insan gibi durup gülümseyerek bana bakarak karşımdaki koltuğa oturdu.

 

Hayatta kalan birilerinin daha sonra buraya yazdıklarımı okuyup okumayacaklarını bilmiyorum, tek gerçek ısırılmamın üzerinden bir buçuk gün geçmiş olduğu ve emin olduğum bir şey varsa o da sonumun yakın olduğu. Geride kalan şeyler belirsiz. İnsanlık olarak başımızı dönülmez bir belaya soktuk ve benim pilim neredeyse tükenmek üzere. Bela Dona üzerindeki kanlı gelinlikle karşımdaki koltuğa oturmuş ağzının kalan yarısıyla gülümseyerek beni izliyor, sağ bileğim ise neredeyse çürümüş durumda…

 

 

 

 

.son

adını ne koysam bilemedim

betondan yapılma şehirde

büyük binaların gölgesinde

gün döner ve hayatlar

bir şekilde devam eder

bir yerlerde zaman geçer

küçük çocuklara dokunmayı

hobi edinir kendilerine

çok kitaplı ibne şairler

İmam Adnan sokakta

üçüncü sınıf bir barda

konser çıkışında

desteklediği grubunun

genco solistine

götünü siktirebilmek

onun çükünü emebilmek

ya da birkaç kere daha

ona dokunabilmek için,

her yolu dener

sonra da oturup

evindeki yazı masasına

sevmekten

aşktan

ve daha nice boktan

bahseder,

götün yarak tutkusu ışığında

yazılan bütün o dizeler

şiir kitapları olur,

kitapçı raflarını doldurur,

götlerinin kılları

beyaza çalmış

kadın ruhlu adamların

büzüşmüş götleri

doymak bilmez bir

genç sik açlığıyla

yanıp tutuşur,

cihangir’deki evlerine

küçük veletleri

davet ederler,

sonra şarap içip

ele ele tutuşarak

filmler seyrederler,

romantik bir sahnede

birbirlerine sarılırlar

ve film bittiğinde

bir şarap daha açarlar

perdeleri kapatıp

kendi aralarında

kirli oyunlar oynarlar,

o küçük çocukların

o büyük adamların

o dipsiz göt deliklerini

bir sikiş süresi boyunca

genişleten küçük pipileri

boşaldıktan sonra

buram buram

bok kokar

ve ilk cinsel deneyimini

yaşlı birini pompalayarak

yaşayan o çocuklar

lavaboda

siklerinin üzerindeki

bok tortularını

temizlerken

bütün şehir

ama bütün şehir

kendisini bir anlığına

o göt deliği kadar dipsiz

o göt deliği kadar doyumsuz

o göt deliği kadar sonsuz

bir çukurun içine atar.

 

 

sonra denizin üzerinden

yavaşça gün döner

her hayat bir şekilde

kaderine devam eder

ve başka bir yerde

şehirdeki başka bir evde

koparak hayat gerçekliğinden

sap arar netten kendine

kalkık götünün üzerinden

zemine düşmüş sürtükler

sahte profillerdeki

fotoğrafları izleyip

suretlerden zevklenirler

arkadaşlık sitelerinde

sevebilecekleri

verebilecekleri

aşık olabilecekleri

ya da evlenebilecekleri

birilerini aranırlar

işte bu tip kadınlar

bir profil olmuştur artık

başka profilleri seyreden

ilgisini çeken tiplere

test mesajları gönderen

sonra da cümle aleme

başına üşüşen

abaza heriflerden

şikayet edinen

doğru dürüst bir sevgiden

bir haber

sanal sürtükler

sahte aşklar dener

ve kaybederler

ama yine de

bu dijitalden prensesler

bilmem kaç fotoğraflı profillerine

bir fotoğraf daha ekler ve

beyaz atlı prenslerini beklerler,

sonra bu kafayı kırmış

suretleri sanala bağlamış

profiller şehrinden

denizin üzerine doğudan doğan güneş

usulca söner

bir lanet gün daha kendini

başka bir lanet güne teslim eder.

 

 

beton binalı şehirde

akıp giden zaman geçer

ve başka bir evin içinde

bilgisayar karşısında

kayıp gençlik kuşağından

şuuru oturmamış bir ergen

internetten eline geçen

bir kaç yazıyı okur,

sonra da keşfediverir

şiir denilen boku

anlık bir gazla dolar ruhu

ve mısralar döker

bir boka benzemeyen

anlamsız, biçimsiz

heyecanla karalanmış

berbat dizeler,

ve hayatı boyunca iki kitap okumamış

birileri tarafından övüldüğünde

kendisini gerçekten

yazıyor zannederler,

birkaç kelime karalayıp

büyük bir olay başarmış gibi

boktan yaratıcılık

sahte sanatçılık

ucuz yazarcılık oynayan

bu tip denyolar

Türkçe gibi zor ve zengin bir dil ile

okyanuslardan büyük kelimelerin denizinde

ellerindeki plastik küreklerle

ve kovalarla

rezalet şeyler karalarlar,

ben bir şeyler yazıyorum diyebilmek için

ben iyi bir yazarım diyebilmek için

kelimeler denizindeki

dibe dalış dekadanslarında

toplam da en azından iki bin sayfa

ya da yazmak,

artık bir rutin oluncaya

dek

yazmak

gerektiğini

bilmezler

bu yüzden dener ve

boktan dizeleriyle

sadece kendilerini

tatmin ederler

sonra beton blokların arasında

günler geçer ve

çürüme devam eder…

 

 

zamanın torbasında yuvarlanırken

aynanın karşısındaki ben

zorla kendimi kustururken

tüm pislikleri içimde biriken

kağıttan bir çöp kutusuna,

damların üzerinden

ışık ve gece geçer

günler üst üste devrilirler

insanlar hızlı yaşar

hızlı tüketir

hızlı ölürler

gerçi bunlarla ilgili

bir sorunum yok

içimde hala doluyken

dışarı çıkması gereken

binlerce sayfa bok

bu şiirimsi şeyde

daha fazla kafiye kullanmaya

daha fazla uyak yapmaya

hiç mecalim yok

ve yemin ederim ki burada

hiç kimseye

her hangi bir

gönderme yok

aslında bu şiir

ne sübyancı ibneler

ne genç götçüler

ne sosyal sürtükler

ne de gevşek sanat sevicileriyle

ile ilgili değil,

şüphesiz ki herkes

istediği kişiye verebilir

istediği kişiye takabilir

aşkı istediği yerde arayabilir

ve başarabildiği ölçüde ortaya bir sanat çıkarabilir,

hiç biri zerre çükümde değil,

sadece pantolonumu indirdim

sonra kalemimi çektim

ve son dizelere yaklaşırken

bu atmığın adını

ne koysam bilemedim.

 

 

.fin

başlıksız

gözlerimi de al. git buradan. yanında tek gözlerim ve bir matara da konyak olsun, içimi kolaydır sana. gözlerimi de iç..

kamyon kamyon kavun geçti seni düşünürken ve unuttum bir an; nesin, nerdesin? şakaklarımda akan ılık kanımsın.

ne yapacağını bilemeyen o küçük kızım. çıpak ayaklarımla doğa ananın kalp atışlarını hissetmeye çalışırken yakaladın beni. utandım kirlenmiş ayaklarımın çıplaklığından. utandım aklımın karışıklığından. aklım daha kirlenmemişti. denize, martılara ve karanlıkta suya yansıyan dolunaya aittim ben. seni tanımıyordum, beni tanımıyordum..

kimse yoktu yanımda. bütün koltuklar boştu. bütün numaralar sahipsizdi.  bütün etekler kısacık ve kışkırtıcıydı. ben küçüktüm. ben yoktum, sen yoktun.

gözlerim büyüdü önce, sonra ellerim. bir kalem yonttum bambulardan, papirüslerden kağıt yaptım. yazdım, yazdım.. evet, en son saçlarım büyüdü.

ellerimi ayaklarıma sardım. kucağıma aldım bacaklarımı. ninniler söyledim. uyudu da büyüdü bostanlara girdi. en çok ayaklarımı yürüttüm. en çok onlara acıdım. en çok sevdiklerimi öldürdüm.

saçlarımı kesip akşamları içtiğin sıcak çorbaya koydum. türk kahvesinin yanında nane likörü ikram ettim. gelecek gelmeyecekti ya, hiçbir şeyi, hiç kimseyi beklemiyorduk, ne güzel.. küçük kulübemizin orta yerine oturur, birbirimize sımsıkı sarılır, korku dolu gözlerle boyası dökülmüş ama sıvası sağlam duvarlarımıza bakardık. onlar bizim duvarlarımızdı. biz duvarlarımız kadardık, duvarlarımız da bizim kadardı..