kış birası
02-03-2010 - Jayne
Ve Rio karnavalı bitmişti.
“Ah…” dedim içimden, “Ah…”
Deniz kenarına gidip iki bira içtim ve umumi bir tuvalete girip işedim.
Hava açık, böbreklerim temizdi. Biraz yürümeye karar verdim. Sırtımın terlediğini hissediyor, ve denizden gelen esintiyle beraber hem ferahlıyor, hem de ürperiyordum. Güzeldi Boğaz, ve güzeldi kulağıma fısıldayan müzik. Olağanın aksine temizdi kaldırımlar, ve olağanın aksine tek bir sözcük bile yoktu aklımda. Hayat bir araba olsaydı, frene kontrollü abanmamı gerektiren bir viraja geldiğimi söyleyebilirdim. Fakat hayat bir araba değildi ve hayata dair herhangi bir şeyi vites düşürmeye indirgeyecek halde değildim. Bira gerekiyordu, kutu Efes, bol tarafından, ve gerisi nasılsa bir şekilde gelirdi. Bazı hallerde hayatı olabildiğince hafife almak gerektiğini öğrenmiştim, yine de bazen uygulamada zorluk çekiyordum. Bir karnaval daha bitmişti ve cigaraya abanmaktan daha akıllıcaydı biraya abanmak –en azından benim için.
Yürürken, geçtiğim her üç beş köşe başından birinde, büyük çaplı kavgalara tutuşmuş yeni yetme gençler olduğunu görüyordum. Karışık sokaklar, müdahale eden esnaf, ay vah eden hatunlar… Çok tuhaftı. Bir karnaval daha bitmişti işte ve insanlar hala ne için kavga etmeleri gerektiğini öğrenememişti. İnönü Stadı’na astıkları “Beşiktaş Mücadeledir” afişini kaldırdıklarını fark etmek gibiydi benim için bunu görmek. Büyük bir hayal kırıklığı… Mücadele esaslı bir hayata sahip olanlar, o tür bir afişin üzerimde yarattığı büyük motivasyonu anlar diye düşünüyordum. Yanılıyor olabilirdim. Sonuçta o afiş bir müddettir yoktu. Ama benim için mücadelenin hiç bitmeyeceği açıktı.
Ve o gece, yarı karanlık sokaklarda, tüm kavga ve saçmalıkları umursamadan yürümeye devam ediyordum. Sonra asfaltın ayaklarımın altından kayıp gitmekte olduğunu hissetmeye başladım. Yeterli hıza ulaşmış olmalıydım, öyle ki, dünyayı yerinden oynatmam işten bile değildi artık. Ve eğer dünya umurumda olsaydı, onu yerinden oynatmayı da denerdim hiç kuşkusuz. Ve fakat umursamıyordum. Derdim Rio karnavalıydı. Her sene, karnaval bittiğinde kendime üç günlük yas ilan eder, ve neden hayatımda bir kere bile olsun Güney Amerika’ya uçmadığımı sorgulardım. Ve bir sonuca ulaşamazdım. Rio, hayallerimin şehriydi. Ve çok az hayalim vardı. Yine de bu kadar basit olduğunu sanmıyordum. Hayatım gereğinden fazla sadeleşeli epey oluyordu, ve Rio bu sadeliğin neresindeydi, gerçekten bilmiyordum. Sadece yürüyordum. Bir dükkana girip bir şişe kanyak aldım ve tepeme diktim. Sokaktan geçen iki adam yüzüme garip garip baktı. Gözlerimden alev fışkırttım onlara doğru. Ve kalçalarını sallayan hatunları hayal ettim. Dans, müzik, dimdik et, uyuşturucu... Sonra o hayali tümleştirip, bütün o hayalin kollarına sığındım. Kendimi tamamen bırakmış bir halde şişeyi dipledim. Midem bulandı. Kusmadım. Virajlara frensiz girmek fena fikir değildi. Ve alabora olmak sadece denize ait bir tabir değildi. Hayatta tatmin olmak gibi bir dileğim hiç olmamıştı. Bir yere gelmek gibi bir niyetim de yoktu. Saflığın peşindeydim. Bazı dönemler çok yaklaştığımı hissediyordum. Ama hiç emin olamıyordum. Arıyordum, çoğu zaman neyi aradığımı bile bilmeden. Ve aramaya devam ediyordum. Bulduklarımdan öyle hoşnuttum ki, aramayı kesmek manyaklık gibi geliyordu. Beni yaşatan da buydu zaten, bulabilme ihtimali. “Neyi?” diye sorarsanız, yanıtını alamayacağınız bir soru. Sigur Ros, kanyak, ıssız sokaklar, soğuktan dişlerimin takırdadığı akşamlar, parasızlıktan belimin büküldüğü aylar, her sabah yinelenen işbaşı, sosyalleşme problemi, aşırı hız, konsantrasyon eksikliği, bir tüm ekmek.
Ve bir karnaval daha bitmişti işte. Geriye kalanlar pek de önemli değildi. “En iyi olanlarımız hayatta kalanlarımız değildi…” diye yazıyordu bir kitapta. Sanırım doğruydu.
“Ah…” dedim içimden, “Ah…”
Deniz kenarına gidip iki bira içtim ve umumi bir tuvalete girip işedim.
Hava açık, böbreklerim temizdi. Biraz yürümeye karar verdim. Sırtımın terlediğini hissediyor, ve denizden gelen esintiyle beraber hem ferahlıyor, hem de ürperiyordum. Güzeldi Boğaz, ve güzeldi kulağıma fısıldayan müzik. Olağanın aksine temizdi kaldırımlar, ve olağanın aksine tek bir sözcük bile yoktu aklımda. Hayat bir araba olsaydı, frene kontrollü abanmamı gerektiren bir viraja geldiğimi söyleyebilirdim. Fakat hayat bir araba değildi ve hayata dair herhangi bir şeyi vites düşürmeye indirgeyecek halde değildim. Bira gerekiyordu, kutu Efes, bol tarafından, ve gerisi nasılsa bir şekilde gelirdi. Bazı hallerde hayatı olabildiğince hafife almak gerektiğini öğrenmiştim, yine de bazen uygulamada zorluk çekiyordum. Bir karnaval daha bitmişti ve cigaraya abanmaktan daha akıllıcaydı biraya abanmak –en azından benim için.
Yürürken, geçtiğim her üç beş köşe başından birinde, büyük çaplı kavgalara tutuşmuş yeni yetme gençler olduğunu görüyordum. Karışık sokaklar, müdahale eden esnaf, ay vah eden hatunlar… Çok tuhaftı. Bir karnaval daha bitmişti işte ve insanlar hala ne için kavga etmeleri gerektiğini öğrenememişti. İnönü Stadı’na astıkları “Beşiktaş Mücadeledir” afişini kaldırdıklarını fark etmek gibiydi benim için bunu görmek. Büyük bir hayal kırıklığı… Mücadele esaslı bir hayata sahip olanlar, o tür bir afişin üzerimde yarattığı büyük motivasyonu anlar diye düşünüyordum. Yanılıyor olabilirdim. Sonuçta o afiş bir müddettir yoktu. Ama benim için mücadelenin hiç bitmeyeceği açıktı.
Ve o gece, yarı karanlık sokaklarda, tüm kavga ve saçmalıkları umursamadan yürümeye devam ediyordum. Sonra asfaltın ayaklarımın altından kayıp gitmekte olduğunu hissetmeye başladım. Yeterli hıza ulaşmış olmalıydım, öyle ki, dünyayı yerinden oynatmam işten bile değildi artık. Ve eğer dünya umurumda olsaydı, onu yerinden oynatmayı da denerdim hiç kuşkusuz. Ve fakat umursamıyordum. Derdim Rio karnavalıydı. Her sene, karnaval bittiğinde kendime üç günlük yas ilan eder, ve neden hayatımda bir kere bile olsun Güney Amerika’ya uçmadığımı sorgulardım. Ve bir sonuca ulaşamazdım. Rio, hayallerimin şehriydi. Ve çok az hayalim vardı. Yine de bu kadar basit olduğunu sanmıyordum. Hayatım gereğinden fazla sadeleşeli epey oluyordu, ve Rio bu sadeliğin neresindeydi, gerçekten bilmiyordum. Sadece yürüyordum. Bir dükkana girip bir şişe kanyak aldım ve tepeme diktim. Sokaktan geçen iki adam yüzüme garip garip baktı. Gözlerimden alev fışkırttım onlara doğru. Ve kalçalarını sallayan hatunları hayal ettim. Dans, müzik, dimdik et, uyuşturucu... Sonra o hayali tümleştirip, bütün o hayalin kollarına sığındım. Kendimi tamamen bırakmış bir halde şişeyi dipledim. Midem bulandı. Kusmadım. Virajlara frensiz girmek fena fikir değildi. Ve alabora olmak sadece denize ait bir tabir değildi. Hayatta tatmin olmak gibi bir dileğim hiç olmamıştı. Bir yere gelmek gibi bir niyetim de yoktu. Saflığın peşindeydim. Bazı dönemler çok yaklaştığımı hissediyordum. Ama hiç emin olamıyordum. Arıyordum, çoğu zaman neyi aradığımı bile bilmeden. Ve aramaya devam ediyordum. Bulduklarımdan öyle hoşnuttum ki, aramayı kesmek manyaklık gibi geliyordu. Beni yaşatan da buydu zaten, bulabilme ihtimali. “Neyi?” diye sorarsanız, yanıtını alamayacağınız bir soru. Sigur Ros, kanyak, ıssız sokaklar, soğuktan dişlerimin takırdadığı akşamlar, parasızlıktan belimin büküldüğü aylar, her sabah yinelenen işbaşı, sosyalleşme problemi, aşırı hız, konsantrasyon eksikliği, bir tüm ekmek.
Ve bir karnaval daha bitmişti işte. Geriye kalanlar pek de önemli değildi. “En iyi olanlarımız hayatta kalanlarımız değildi…” diye yazıyordu bir kitapta. Sanırım doğruydu.