lay there and hate me
29-01-2010 - Jayne
“Mutluyum ve bunu tuhaf bulmuyorum.” dedim.
Karşılık olarak, “Kızım var yaaa, delisin senn, deliii…” diyerek kikirdedi.
Kahve falı baktırmak için sabahın köründe beni uyandırmış ve kolumdan tutup bilmediğim ara sokaklara sürüklemişti. Sabahın o vaktinde garip bir açıklıkla çalışmakta olduğunu fark ettiğim zihnime hayret ediyordum. Kişilerin fal meraklarına daha da hayret ediyordum. Yine de aşırı soğuktan titreyen dizlerimi ilgi çekici buluyordum. Kafamın içinde dönüp duran cümleler vardı, Aslında evde oturup bir hikaye patlatmanın tam zamanıydı. Sokaklar bana hep kendimi hatırlatıyordu. Sokaklar bana hep kendimi aratıyordu. Onlar benim aynamdı. Ve tam da aşırı bir yazma gazıyla dolmuşken en meneminden bir falcıya doğru ilerlediğimi bilmek fena halde içimi sıkıyordu.
“Kaç para vereceksin şu falcıya?” diye sordum.
“Bilmem, ilk defa gidiyorum ona.”
“Yani kaç para isterse vereceksin. Öyle mi?”
“Yaaani, evet... Zaten üç aşağı beş yukarı aynı parayı alırlar.”
“Hımm.. En aşağı 10 kağıt toslayacağını öngörüyorum.”
“Tabi canııım, en az…”
“Vay anasını…” Bir an susup devam ettim, “Saçma sapan yerlere harcadığın paraları bir kenara ayırsaydın neler yapabilirdin tahmin edemiyorum.”
“Ayy evet yaaa…”
Pek de pişman olmuşa benzer bir hali yoktu. Sustuk ve yürümeye devam ettik. Kuru soğuk içime işliyordu. O anda orada ne işim olduğunu çözemiyordum. Arkadaşlığın yazılı olmayan kurallarına göre orada olmam gerekiyordu, evet, ama bundan bana neydi? Tembel biriydim ben, şımarıktan ziyade tembel… Ve şikayetçi değildim. Hayatın kararında ilerlediği nadir zamanlardan birini yaşıyordum ve neredeyse dengeliydim. Herhangi bir sıfatla nitelendirilmek, üzerinde kafa yorduğum bir konu değildi. Cümleler parmak uçlarıma kadar gelip gidiyordu, yavaşça zıvanadan çıkmaya başladığımı hissediyordum, ama daha çenemi açmaya fırsat bulamadan falcının kapısının önünde buldum kendimi.
“Umarım çok sıra yoktur içeride…” dedi.
“Nee?? Nasıl yaniiii?” diye böğürdüm. Ufak çaplı bir şak işte, anlarsınız. Falcıda sıra olması ihtimali! Vay annem vay!... Tam kaçmaya yelteniyordum ki, “Tamam hadi geeel…” diyerek kolumu çekiştirdi ve apartmandan içeri girdik. Bir iki merdiven tırmandık. Burnuma hiç koku gelmemesi dikkatimi çekti sonra ve Süskind’e bir temiz sövdüm. Böyle zırıltıları nereden akıl edip de kafama sokuyordu bu yazarlar bilmem.
Zile bastığını gördüm onun, ama ses çıkmadı. Öylece durup bekledik.
“Kapıya vursana.” diye çıkıştım.
“Olur, tabii…” dedi. Suratına sersem bir ifade yerleşmişti. Gürültülü bir şekilde içimi çekip tanrıdan sabır diledim. Sanırım tanrıyı değil de, tanrının beni duyabilme ihtimalini seviyordum.
Kapı aniden açıldı ve başına yemeni bağlamış kupkuru esmer bir kadın gözlerini üzerimize dikti.
“20 lira, ücret peşin!” diye cır cır öttü hemen sonra.
“Çüş!” demişim.
Yanımdan bir yirmilik uçtu ve gidip kadının eline kondu sonra. Gözlerime inanamadım. Ona doğru dönerek,
“Gerçekten veriyor musun bu parayı?” diye tısladım. Tüm bedenimi ateş bastı, kuyruk sokumum sızlamaya başladı, kan beynime doğru hücuma geçti, parmak uçlarım alev aldı.“Eyvahlar olsun!” diye düşündüm.
Tek kelime etmeden arkamı dönüp basamaklardan inmeye koyuldum. Arkamdan bir şeyler söylediklerini duyuyor ama ne söylediklerini anlamak için çaba sarf etmiyordum. Öylece çıktım apartmandan, arkamdan gelen giden olmadı. Buza kesmiş sokaklarda sessiz bir yürüyüş tutturdum. Sakinleşmem uzun sürmedi.
Cebinde ay-fon taşıyan, beş bin dolarlık dizüstü bilgisayar kullanan, sürekli olarak falcıya, kuaföre, pastaneye, cümle alışveriş merkezlerindeki cümle dükkan bozuntularına giden, gidemezse çatlayan, her ay yüzlerce lira türksel faturası ödeyen, ödemezse kendini eksik hisseden insanlar tanıyordum. Sürekli dedikodu yapıyorlardı. Sürekli kendilerini terk edip gidenleri düşünüyorlardı. Az alkollü efes içiyor, saçlarının fönü uzun dayansın diye şapka takmıyorlardı. Avrupa’yı gezmek, baba ocağından kurtulmak, iki bin beş yüz liradan az maaşla çalışmamak gibi hedefleri vardı. Kitap okuyorlardı, ama gerçek kitapları değil. Hayatta kaybettikleri en önemli şeyler bir türlü kontrol altına alamadıkları serseri ruhlu insanlardı, bu yüzden olacak, onlara karşı içten içe tuhaf bir kin besliyorlardı. Aynı cins için sevgiyle karışık bir kindi bu besledikleri, korku da vardı işin içinde, kaybetme korkusu, en çok da. Karşı cinsten serseri ruhlular ise onları hep cezbediyordu. Tuhaftı. Kredi kartlarının borcunu ödeyememe ihtimali ve terk edilmek onlar için felaketle eşdeğerdi. Belki de acıdan tek anladıkları buydu. Bir adım ötelerini bilmiyorlardı ama her gün metroya binip kilometrelerce yol gidiyorlardı. Sürekli acı çekiyorlardı, kendilerince, zira o kredi kartlarının zalim faturaları tam zamanında pek ödenemiyor, ve/veya zincirleme terk ediliyorlardı. Öyle ya da böyle. Başlarında ana babaları olmadan ayakta kalmakta zorlanıyorlardı, zaten esasen onları zorlayan başka pek bir şey de yoktu. Varlık içinde varlığı yaşamaya alışkındılar. Cici insanlardı esasen hepsi. Varlık içinde yokluk çekmeye alışkın ben, asıl problemli olandım. Ve beni problemlerimle yalnız bırakmalarını istiyordum. Çünkü bazen beni çok incitiyorlardı. Yokluğu bilmeyen insanlar, mazlum havalarına bürünüp beni diri diri yakıyordu, sadece tek bir çift sözle bile, çoğu zaman. Çok zavallılardı. Çok. Yine de hepimizden daha mağrur görünüp saçmalamaya devam etmeyi marifetten sayıyorlardı işte. “Nasıl gidiyorsun bunca yere?” diye soruyorlardı bana, gülüyordum. Onlar parayı kastediyordu, ama ben hem para, hem de vakit ve enerji sorguladıklarını düşünüyordum. Kendimi kandırıyordum. Ve bunu gereğinden sık yapıyordum. Baba parası yiyenlerin, baba çatısı altında oturanların, baba yardımı olmadan kıpırdayamayanların benim için en büyük tehlikeyi oluşturduğunu anladığımda vakit çok geçti. Ama anlamıştım işte bir gün ve bir şekilde. Falcıya yirmi lira verince herifiniz size geri dönmüyordu. Kara büyüler benim gibilere işlemiyordu. Saçları zırt pırt kestirip boyatmanın aşkı bulmak üzerine bilinen bir etkisi yoktu. Yattığı kadınla evlenemeyen, evlenmek istediği kızoğlankızla da seks yapamayan adamlar vardı. Bomboklardı. Ayda üç tiramusu az yeseler tüm dünya dengeleri yerine oturmazdı ama göbeklerinin şişi biraz inerdi belki. Bunlar insansa ben ne idim bilmiyordum. Ben insansam bunlar neydi, onu da bilmiyordum. Çift taraflı düşünmeyi bir hayat tarzı haline getirmiştim. Diğerleri ise düşünmemeyi bir hayat tarzı haline getirmişti. Kupkuru saksılar, deve boylu kuş beyinliler; itaatkar ve kanserdiler. Bense yalnızdım. Ve bu bir sorun bile değildi.
Karşılık olarak, “Kızım var yaaa, delisin senn, deliii…” diyerek kikirdedi.
Kahve falı baktırmak için sabahın köründe beni uyandırmış ve kolumdan tutup bilmediğim ara sokaklara sürüklemişti. Sabahın o vaktinde garip bir açıklıkla çalışmakta olduğunu fark ettiğim zihnime hayret ediyordum. Kişilerin fal meraklarına daha da hayret ediyordum. Yine de aşırı soğuktan titreyen dizlerimi ilgi çekici buluyordum. Kafamın içinde dönüp duran cümleler vardı, Aslında evde oturup bir hikaye patlatmanın tam zamanıydı. Sokaklar bana hep kendimi hatırlatıyordu. Sokaklar bana hep kendimi aratıyordu. Onlar benim aynamdı. Ve tam da aşırı bir yazma gazıyla dolmuşken en meneminden bir falcıya doğru ilerlediğimi bilmek fena halde içimi sıkıyordu.
“Kaç para vereceksin şu falcıya?” diye sordum.
“Bilmem, ilk defa gidiyorum ona.”
“Yani kaç para isterse vereceksin. Öyle mi?”
“Yaaani, evet... Zaten üç aşağı beş yukarı aynı parayı alırlar.”
“Hımm.. En aşağı 10 kağıt toslayacağını öngörüyorum.”
“Tabi canııım, en az…”
“Vay anasını…” Bir an susup devam ettim, “Saçma sapan yerlere harcadığın paraları bir kenara ayırsaydın neler yapabilirdin tahmin edemiyorum.”
“Ayy evet yaaa…”
Pek de pişman olmuşa benzer bir hali yoktu. Sustuk ve yürümeye devam ettik. Kuru soğuk içime işliyordu. O anda orada ne işim olduğunu çözemiyordum. Arkadaşlığın yazılı olmayan kurallarına göre orada olmam gerekiyordu, evet, ama bundan bana neydi? Tembel biriydim ben, şımarıktan ziyade tembel… Ve şikayetçi değildim. Hayatın kararında ilerlediği nadir zamanlardan birini yaşıyordum ve neredeyse dengeliydim. Herhangi bir sıfatla nitelendirilmek, üzerinde kafa yorduğum bir konu değildi. Cümleler parmak uçlarıma kadar gelip gidiyordu, yavaşça zıvanadan çıkmaya başladığımı hissediyordum, ama daha çenemi açmaya fırsat bulamadan falcının kapısının önünde buldum kendimi.
“Umarım çok sıra yoktur içeride…” dedi.
“Nee?? Nasıl yaniiii?” diye böğürdüm. Ufak çaplı bir şak işte, anlarsınız. Falcıda sıra olması ihtimali! Vay annem vay!... Tam kaçmaya yelteniyordum ki, “Tamam hadi geeel…” diyerek kolumu çekiştirdi ve apartmandan içeri girdik. Bir iki merdiven tırmandık. Burnuma hiç koku gelmemesi dikkatimi çekti sonra ve Süskind’e bir temiz sövdüm. Böyle zırıltıları nereden akıl edip de kafama sokuyordu bu yazarlar bilmem.
Zile bastığını gördüm onun, ama ses çıkmadı. Öylece durup bekledik.
“Kapıya vursana.” diye çıkıştım.
“Olur, tabii…” dedi. Suratına sersem bir ifade yerleşmişti. Gürültülü bir şekilde içimi çekip tanrıdan sabır diledim. Sanırım tanrıyı değil de, tanrının beni duyabilme ihtimalini seviyordum.
Kapı aniden açıldı ve başına yemeni bağlamış kupkuru esmer bir kadın gözlerini üzerimize dikti.
“20 lira, ücret peşin!” diye cır cır öttü hemen sonra.
“Çüş!” demişim.
Yanımdan bir yirmilik uçtu ve gidip kadının eline kondu sonra. Gözlerime inanamadım. Ona doğru dönerek,
“Gerçekten veriyor musun bu parayı?” diye tısladım. Tüm bedenimi ateş bastı, kuyruk sokumum sızlamaya başladı, kan beynime doğru hücuma geçti, parmak uçlarım alev aldı.“Eyvahlar olsun!” diye düşündüm.
Tek kelime etmeden arkamı dönüp basamaklardan inmeye koyuldum. Arkamdan bir şeyler söylediklerini duyuyor ama ne söylediklerini anlamak için çaba sarf etmiyordum. Öylece çıktım apartmandan, arkamdan gelen giden olmadı. Buza kesmiş sokaklarda sessiz bir yürüyüş tutturdum. Sakinleşmem uzun sürmedi.
Cebinde ay-fon taşıyan, beş bin dolarlık dizüstü bilgisayar kullanan, sürekli olarak falcıya, kuaföre, pastaneye, cümle alışveriş merkezlerindeki cümle dükkan bozuntularına giden, gidemezse çatlayan, her ay yüzlerce lira türksel faturası ödeyen, ödemezse kendini eksik hisseden insanlar tanıyordum. Sürekli dedikodu yapıyorlardı. Sürekli kendilerini terk edip gidenleri düşünüyorlardı. Az alkollü efes içiyor, saçlarının fönü uzun dayansın diye şapka takmıyorlardı. Avrupa’yı gezmek, baba ocağından kurtulmak, iki bin beş yüz liradan az maaşla çalışmamak gibi hedefleri vardı. Kitap okuyorlardı, ama gerçek kitapları değil. Hayatta kaybettikleri en önemli şeyler bir türlü kontrol altına alamadıkları serseri ruhlu insanlardı, bu yüzden olacak, onlara karşı içten içe tuhaf bir kin besliyorlardı. Aynı cins için sevgiyle karışık bir kindi bu besledikleri, korku da vardı işin içinde, kaybetme korkusu, en çok da. Karşı cinsten serseri ruhlular ise onları hep cezbediyordu. Tuhaftı. Kredi kartlarının borcunu ödeyememe ihtimali ve terk edilmek onlar için felaketle eşdeğerdi. Belki de acıdan tek anladıkları buydu. Bir adım ötelerini bilmiyorlardı ama her gün metroya binip kilometrelerce yol gidiyorlardı. Sürekli acı çekiyorlardı, kendilerince, zira o kredi kartlarının zalim faturaları tam zamanında pek ödenemiyor, ve/veya zincirleme terk ediliyorlardı. Öyle ya da böyle. Başlarında ana babaları olmadan ayakta kalmakta zorlanıyorlardı, zaten esasen onları zorlayan başka pek bir şey de yoktu. Varlık içinde varlığı yaşamaya alışkındılar. Cici insanlardı esasen hepsi. Varlık içinde yokluk çekmeye alışkın ben, asıl problemli olandım. Ve beni problemlerimle yalnız bırakmalarını istiyordum. Çünkü bazen beni çok incitiyorlardı. Yokluğu bilmeyen insanlar, mazlum havalarına bürünüp beni diri diri yakıyordu, sadece tek bir çift sözle bile, çoğu zaman. Çok zavallılardı. Çok. Yine de hepimizden daha mağrur görünüp saçmalamaya devam etmeyi marifetten sayıyorlardı işte. “Nasıl gidiyorsun bunca yere?” diye soruyorlardı bana, gülüyordum. Onlar parayı kastediyordu, ama ben hem para, hem de vakit ve enerji sorguladıklarını düşünüyordum. Kendimi kandırıyordum. Ve bunu gereğinden sık yapıyordum. Baba parası yiyenlerin, baba çatısı altında oturanların, baba yardımı olmadan kıpırdayamayanların benim için en büyük tehlikeyi oluşturduğunu anladığımda vakit çok geçti. Ama anlamıştım işte bir gün ve bir şekilde. Falcıya yirmi lira verince herifiniz size geri dönmüyordu. Kara büyüler benim gibilere işlemiyordu. Saçları zırt pırt kestirip boyatmanın aşkı bulmak üzerine bilinen bir etkisi yoktu. Yattığı kadınla evlenemeyen, evlenmek istediği kızoğlankızla da seks yapamayan adamlar vardı. Bomboklardı. Ayda üç tiramusu az yeseler tüm dünya dengeleri yerine oturmazdı ama göbeklerinin şişi biraz inerdi belki. Bunlar insansa ben ne idim bilmiyordum. Ben insansam bunlar neydi, onu da bilmiyordum. Çift taraflı düşünmeyi bir hayat tarzı haline getirmiştim. Diğerleri ise düşünmemeyi bir hayat tarzı haline getirmişti. Kupkuru saksılar, deve boylu kuş beyinliler; itaatkar ve kanserdiler. Bense yalnızdım. Ve bu bir sorun bile değildi.