t.w.

28-01-2010 - Jayne

Geçen gün, etrafımdaki mankafalar yüzünden beynimin artık daha az çalışmaya başladığını fark ettim. Sanki bedenim benden habersiz bir tasarruf moduna geçmişti, bu yüzden de sadece gereken zamanlarda çalıştırıyordum saksıyı. Ve biraz düşününce gülmekten yerlere yattım, çok dahiyane bir fikirdi bu yahu. Boşa çalışmanın kimseye bir yararı yoktu ne de olsa. Üzerime bir sessizlik çöktü sonra. Gevşedim.

Zaman, isyan zamanıydı aslında. Kır zincirlerini, kopar ve ye yala yut. Üstelik de aptallaşmak fena şey değildi doğrusu, biraz nefes aldığını hissediyordu insan. Ve fakat fena şeydi doğrusu, “en-alt” aptallık seviyesine ulaştığında bile o mankafalardan daha aptal olamayacağını bilerek yaşamak...

Ağdalı cümleleri bir kenara bırakırsak eğer, söylemeliyim ki hayat sizin çiziktiriverdiniz bir çizgide ilerlemeye mecburdur. Çiziktirivermeniz bir saniye de sürebilir, dört ya da altı yıl, veya tanrı bilir ne kadar daha... Ama çizgi sizin çizginizdir işte. Hayat sizin… Çizgiyi uzatmak elinizdedir. Kısaltmanınsa illa ki izi kalır.

Ve devam etmeliyim ki, insanoğlu kimi zaman hata yapmak üzere olduğunu henüz her şeyin başındayken fark eder. Bu fark ediş anı oldukça kafa karıştırıcıdır, hem de olayların giriş, gelişme ve zıçma safhalarından bile daha çok. Henüz beraber bir geçmişinizin olmadığı bir insanla/ofisle/hobiyle/okulla vs. bir geçmiş ve ilaveten bir gelecek yaratmanın “gereksiz”, “anlamsız”, “saçma” ya da “hissiz” ola-bileceğini hissettiğiniz, o büyülü ve en tutuğundan tek bir andan bahsediyorum. Ta en içinizde bir ses, “Arkanı dön ve kaç” der ya hani, ve nerede ve ne halde olursanız olun, şaşılası bir iradeyle o sese kulak verir, ve arkanızı dönüp gidersiniz… İşte tam bu noktada emin olabilirsiniz ki, hakkınızda kırk yılda bir hayırlı bir hadise cereyan etmiştir, ve emin olunuz ki bu hayırlar ileride daha büyük hayırlara vesile olacaktır ve vesveseye kapılmanıza hacet yoktur.

Uzun lafın kısası, unutmayın ki hayat sizin, çizgi sizin.


*


Şimdi günlük tırı vırılara geçeyim.

Evvelki gün öğle yemeğinde et yemeği sipariş edeyim dedim. Sevgili doktorumun tavsiyesine de uymuş olurdum böylelikle. Siparişi verdim sonra, bir porsiyon et sote.

Biraz gerilmiştim doğrusu. Alışık olmadığım yemekler mideme dokunurdu, ve bu et meselesinin keseme de dokunacağı çok açıktı. Strese girmemeye çalışıyordum, kafamı işe gömmüştüm o yüzden, ta ki masamdaki dahili telefon blı blı edene dek.

Sipariş verdiğim cafenin sahibi arıyordu ve birden nefes nefese konuşmaya başladı adam. Önce neler olduğunu anlayamadım. Aslında adam düzgün cümleler kuruyordu, ama çok hızlı konuştuğu için onu anlamakta zorlanıyordum. “Aşçı kötü bir kaza geçirmiş. El parmaklarından ikisi kopmuş. Mutfağı bir süre için tamamen kapatmak zorunda kalmışlar. Tüm siparişler iptal olmuş. Bu yüzden üzgünmüş.”

Bu kadarını anladıktan sonra kısa ve hafif bir çığlık atıp, adama geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Ve telefonu kapatır kapatmaz kendimi çok kötü hissettim. Öyle ki, kasıklarımdan ayak parmaklarıma kadar uyuşuverdim. Zira et sote için et doğrayan aşçının et yerine doğradığı parmaklarının hayali, hızla fışkıran kan eşliğinde görüş alanımı ele geçirmişti. Bir aşçının iki parmağının kopması onun için olabilecek en kötü şeylerden biriydi, ve zaten sevmediğim bir yemeğin içinden çıkması muhtemel bir parmak fikri gerçekdışıydı.

Bir müddet öylece oturup karşıdaki duvara baktım. Bir ara Adams Ailesi fertlerinin gülerek bana nanik yaptıklarına yemin edebilirim. Sonra üzerime çöken o kara bulut dağıldı ve bir sigara alıp sigara odasına gitmek aklıma geldi. Olur ya belki benim kumruyu da görürdüm. Olur ya belki biraz mutlanırdım. Olur ya bahar gelirdi. Olur ya loto bana çıkardı.Olur ya. Olur ya…

Olmazdı ya, ne bileyim işte, belki…

Bazı şeyler denemeden bilinmezdi.





Jayne / son eklenen yazilari

E-mail: şifre: durum: