sikindirik işler

28-01-2010 - Jayne

Eve girdiğimde bir hamamböceğinin soteye yatmış beni bekliyor olduğunu gördüm. Tuhaf şeydi doğrusu, beş yıldır oturduğum evde ilk defa bir hamamböceği görüyordum. Çirkin, basık bir şeydi, ayaklarını yere yapıştırmış, kıpırdamadan bana bakıyordu. Vestiyerin kapalı duran kapısını açıp, içinden en az kullandığım bir ayakkabının tekini çıkardım. Ve tek hamlede öldürdüm böceği. On parça kadar kağıt havlu koparıp enkazı temizledim. Ellerimi yıkadım. Ellerime ve olay yerine kolonya sıktım. Sonra mutfakta öylece dikilip kahve suyunun kaynamasını bekledim.

Elektrikli ısıtıcıya kaynaması için hep gereğinden fazla su koyuyordum. En az üç fincanlık. Aşırı tüketmekten haz duyduğum bazı nesneler vardı, kahve, kağıt havlu, içme suyu, tuvalet kağıdı, kulak çöpü, elma, sigara, bira….. Ve su nihayet kaynadığında, elektrik faturasının da neden o kadar çok geldiğini kavramak üzereydim, ama sıcak suyu fincana boşaltırken tüm faturaları bir anda unuttum gitti.

Ve elimde tuttuğum fincanla evin içinde gezinmeye koyuldum. Issız ve terk edilmişti odalar. Soğuktu. Havasızdı. Tüm pencereleri ve perdeleri birbiri ardına açtım. Ani bir esinti boynuma vurdu. Yanaklarım üşüdü. Fincandan deli gibi duman çıkmaya başladı. Elbise dolaplarının tüm kapaklarını ve etraftaki tüm çekmeceleri açtım. Işıkları kapattım, ağır adımlarla yürüyerek üzerinde bilgisayarın durduğu masaya ulaştım, paketten bir sigara çekip ateşledim, derin bir nefes çektim ve oturup yazmaya başladım.

Jayne Cumhuriyeti’nde hamamböceklerine, örümceklere, kuzgun, karga ve bilumum asalaklara yer yoktu. Çekirge ve yılanlar da hoş yaratıklar değildi zannımca, akrep, kene ve timsahlar da öyle. Liste uzar giderdi ama esas olarak eklembacaklılardan hiç hoşlanmadığımı biliyordum. Entomoloji denen bilim dalının varlığını tümüyle inkar ediyordum. Ve bir adet hamamböceğini şak diye öldürebildiğim için kendimi kötü hissetmem gerektiğini düşünüyor….ve fakat hiçbir şey hissetmiyordum. Mecbur kalınca soğukkanlılıkla öldürmeye programlı bir yapım vardı. Kontrol etmeyi öğrenene dek epey eziyet çektiğim genetik bir deformasyondu bu bence.

Bir keresinde, aniden delirerek bir kız arkadaşımı parça parça eden, sonra onu bırakıp panter gibi üzerime atlayan bir ev kedisini boğmak üzereyken kendime gelmiş, ve bir köşeye fırlatıp atmıştım hayvanı. Ve o tekrar saldırmıştı. Gerçekten bir panterden farkı yoktu, ama çok da önemli değildi onun ne olduğu. Ben Slytherin yerine Gryffindor’u seçen Harry Potter’dım. İyiliğin gücü adına panter-kediden kaçıp balkona sığınmıştım sonra. Seçmen Şapka götüyle gülmüştü ama umursamamıştım, zira delirmiş de olsa bir kediyi öldüreceğime, kendimi öldürmeyi tercih ederdim.

Kuzgun ve kargalarla ise durum farklıydı. Onlara karşı beslediğim hoşnutsuzluk, sadece küçük yaşta üst üste Stephen King kitapları okumanın bünyemde yarattığı kaçınılmaz bir tahribattan ileri geliyordu. Odasındaki sinekle arkadaş olan adamın hikayesini erken yaşta okumuş olmam bir avantaj olabilirdi belki… Ve fakat bir sinekle arkadaş olamayacağımı daha o zamandan anlamama yaramıştı o satırlar, hepsi o... Tıpkı bir hamamböceği ya da örümcekle arkadaş olamayacağım gibi... Ne tuhaf, aslında kendim bileli kimseyle ve hiçbir şeyle tam manasıyla arkadaş olamayacağımı biliyordum sanki. Zaten yıllar geçerken, etrafımda olup da cümle kurmasını becerebilen bazıları beni nitelendirmek istediklerinde “İyi bir arkadaş değilsin, ama gerçek bir arkadaşsın.” der olmuşlardı. Haklılardı sanırım. Ama yapaylardı. Yalnızlık tuhaf bir güdüydü. İçinizde olması gerekiyordu. Enerji yasalarına aykırıydı. Ve uğraşmak boşunaydı.

Ve yazıyordum, çünkü o lanet böceği unutmak istiyordum. Diğer taraftan da, durumu olduğundan daha dramatik hale getirmeye can atan vicdanımı susturmam gerekiyordu. Birden Jeff Buckley dinlemeye başlamıştım. Vicdanım bir müddet daha hafiften bağıracağa benziyordu.

Kalkıp tüm pencereleri, perdeleri, kapakları, çekmeceleri ve ışıkları kapattım. Ve aylar sonra ilk defa Grace dinlemeye koyuldum. Şişmiş lenf bezlerimin acısı içime işliyordu. Gülümseyerek bir sigara yaktım. İki nefes, ve söndürdüm. Gözlerim kapanıyordu. İlaçlar ağır geliyordu. Hayat ağır geliyordu. Kış ağır geliyordu. 500 Days Of Summer’ı izlemiştim, Autumn fikri komik geliyordu. Uyumak. Gölgeler. Kabarık mezarlar. Bir kadeh şarap için dünyayı yakmaya değer miydi? Bunu şarapsız kalınca düşünmek en iyisiydi.



Jayne / son eklenen yazilari

E-mail: şifre: durum: