staralfur

08-01-2010 - Jayne

Bir servis minibüsünde oturduğunu gördüğüm kel kafalı, kravatlı, yaşlıca adam bir anda gülümseyince ayrık dişleri olanca sevimliliğiyle ortaya çıktı. Dayanamadım ve ben de gülümsedim. Caddeden karşıya geçen bir oğlan bana dehşetle baktı. Sigur Ros kulaklarıma fısıldıyordu. Ve gülümsemek güzeldi. Oğlana dil çıkarıp yoluma devam ettim. Gözümün ucuyla zınk diye durduğunu gördüm oğlanın ama umursamadım.

Hava çok soğuk değildi. Kafama üst üste geçirdiğim iki bereden birini çıkarıp elime aldım. Sonra kabanımın en üst düğmesini açtım ve Sigur Ros’a biraz daha ses verdim. Gümüşsuyu ışıklıydı ve Boğaz çok net görünüyordu. Geçen kış, bir akşam, saat dokuz civarında yine aynı yerde yürüyordum. Ama o zaman yalnız değildim. Yanımda yürüyen biri vardı. Ve zerre kadar önem taşımayan bir karar vermiştim, o akşam, yürürken. Ve sonra, çok net görünen Boğaz’a bakarak Kuzguncuk’tan bahsetmeye koyulmuştum. Konuşurken, aylardır ilk defa gözlerimin parlamaya başladığını hissediyordum. Garip bir enerji gelip yerleşmişti yüreğime. O ise beni susturmaya çalışıyordu. Ne konuştuğum hakkında pek fikri yoktu sanırım. Aslında kafası başka yerdeydi, biliyordum. Ve inatla, belki de hırsla konuşuyordum. Feriştahı gelse susmazdım. Peşinde olduğum bir şey yoktu. Sadece konuşmak istiyordum. Anlatmak... Bazen konuşmak da en az yazmak kadar rahatlatır insanı. O sıralarda ise en son ne zaman konuştuğumu hatırlamıyordum. Yazmaksa bir hayaldi. Yürüyor, yürürken bacaklarımın arasından sızan sıcak kanı hissediyor, elimden gelen bir şey olmadığını biliyor, ve sadece konuşmak istiyordum. Rastgele. Sondan üç adım önce... Ve Dolmabahçe tüm ihtişamıyla uzun ağaçların arkasında duruyordu. Tıpkı hala durduğu gibi…

Geçmişe dönüp baktığımda, her şeyin olması gerektiği için olduğunu görüyordum. Ne bir eksik, ne bir fazla… Hiç durmadan ağladığım ayları düşünüyordum. Pek çok kişinin, bir erkeğin ardından ağladığımı düşündüğü ayları… Gülümsüyordum. Kan revan içindeki halim gözümün önüne geliyordu sonra. Ciddileşiyordum. Sokakta büzülüp kalmış bir köpek görünce bile üzüntüden sıkışıp çırpınmaya başlayan yüreğim, nasıl katlanmıştı iki ayağımın üstünde o hastaneden içeri girmeme, hiç bilmiyordum. Ve biliyor musunuz, acı vermiyordu artık bunları düşünmek, sadece… değmediğini bilmek… Tuhaftı. Bir hiç için mahvolmuştum. Pişman falan değildim. Dediğim gibi, her şey olması gerektiği için olmuştu. Ama değmezdi. Kesip attığım tırnağım gibi. Basit ve sıradan... Yine de ilkler her zaman önem taşırdı. Ben de bir ilk yaşamış ve elime yüzüme bulaştırmıştım. Fazlasıyla cesurdum. Dünyanın sorumluluğunu üzerime almaya kalkışacak kadar.

Deniz, üzerine vuran yapay ışığın altında dümdüzdü. Yaşam yeryüzünden silinmişti. Bir ben vardım, bir toprak parçasının üzerinde yürüyen, bir de Kuzguncuk. İkimiz de canlı değildik. İkimizin de ruhu vardı. Nasıl öleceğime karar vereli çok olmuştu, bu yüzden nasıl yaşayacağımı iyi biliyordum. Ufuksuz bir hayat, kısıtlı bir hayat, kısır bir hayat, sadece bir hayat, uygun değildi. Öyle yaşanmazdı. Keser atardım kendimi. Hiç düşünmeden. Tüm kelimelerin, tüm notaların, tüm manzaraların, tüm keyif verici madde ve cisimlerin, tüm yolculukların, tüm kavramların, tüm denklem ve bilmecelerin anlamını yitirdiği bir nokta vardı. Hiçbir sistem içine yerleştirilemeyecek denli başına buyruk o tek nokta, hayatımın da çekirdeğini oluşturuyordu. Sil baştan yaratabiliyordum, o çekirdek sayesinde, evrenimi. Bazen gözyaşları içinde baktığım bir tavanla başlıyordu her şey, bazen buz gibi sulara daldığımda, bazense bir çift kahverengi gözle göz göze geldiğimde. Bakmak, önemliydi. Görmek, daha da önemli… Anlatmak kutsal, paylaşmak büyülüydü. Kendi-evrenimi yeniden yaratmaksa, tamamen bir içgüdüydü. Her gün, her saat, her dakika devam ediyordum yaratmaya. Kendimi bildim bileli yalnızdım. Hem de çok. Hala yalnızım. Hem de çok. Çoğu zaman boynumu büküp, öylece duvarlara bakmaktan başka elimden gelen bir şey olmadığını bilecek kadar çok. Kendi-evren-lerimi yaratırken, sonuçlarına katlanmam gerekeceğini de hesap etmiştim. Uzun bir süre, gerçekten de katlandım o sonuçlara. Ve sonra, boş verdim. Yani, koy verdim. Dışımda dönen olası dünyalara karşı tüm duyularımı kapattım. Ben, benimle olduğu müddetçe, artık sadece kendime katlanmam gerekiyordu. Ve bu, diğerlerine katlanmaktan çok daha işlevseldi.

Uzun lafın kısası, bugün, tek başıma yürürken, üç aşağı beş yukarı bunları düşündüm. Yalnız doğdun, yalnız yaşayacaksın. Yalnız yaşayacak ve yalnız öleceksin. Kuru ve serin havayı soludum derinlemesine. Başım döndü. Bir taş parçasının üzerine çöktüm. Gökyüzüne baktım. Yıldızlar daha uzaktı artık. Umut yoktu. Hiç kalmamıştı. Ellerimi gördüm sonra. Kupkuru iki beyaz buz parçası... Biri bir bere kavramıştı sıkıca. Sanki ne varsa avucumun içinden kayıp giden, o berenin içine doluşmuştu. Hasretle bakıyordum. Sıkı sıkı tutmuştum. Yoksa bere mi bana tutunmuştu? Ayağa kalktım. Bereyi taşın üzerine bıraktım. Yerçekimi çekip aldı içindekileri. Toprağa döküldüler. Hiç ses çıkmadı. Arkamı döndüm. Çok zor döndüm. Eve kadar yürüdüm. Çok zor yürüdüm. Yanaklarım ıslandı, ama ağlamadım.



Jayne / son eklenen yazilari

E-mail: şifre: durum: